ARKA AFRİKA, NİJER VE AGADEZ

OSMANLI’NIN SİLİNMEYEN İZLERİ

Veysel ALTUNTAŞ

Hanzala Yıldırım’a, yol boyunca dostluğu için teşekkürle...

Nijer. Adının “kara” anlamına gelen Latince “niger”den geldiği söylenen bu ülke, insana hayatın acımasızlığının yanında zıtlıkları da düşündürüyor. Dünyanın en yoksul ülkeleri arasında olan Nijer, uranyum, petrol ve altın gibi önemli yer altı kaynaklarına sahip. Hayatın büyük ölçüde etrafında şekillendiği Nijer Nehri ise yalnızca ülkenin değil Batı Afrika’nın da en önemli yaşam damarlarından biri.

Nijerya ve Nijer’in isimlerini bu nehirden aldığı kabul edilir. Doğal unsurlar, insanın yaşam biçimini şekillendirdiği gibi ülke adlarının oluşumunda da önemli bir rol oynar. Nijer adının kökenine dair çeşitli görüşler bulunsa da Nil Nehri’ne kıyasla oldukça berrak sulara sahip olan bu nehrin “kara” anlamını çağrıştıran bir isimle anılması, isimlerin her zaman görünen gerçeklikten doğmadığını da bize hatırlatır.

Türkiye’den yaklaşık altı saatlik bir uçuşla Nijer’in başkenti Niamey’e varıyoruz. Havaalanında hiç beklemeden bir otobüse biniyor ve uzun bir yolculuğun ilk adımlarını başkentin sokaklarında atıyoruz. Burada gözlerimin “gelişmişlik” aramasını yadırgıyorum önce. Sonra Nijer halkının yaşadıklarını düşünüyorum.

Fransızların, uzun yıllar sömürdükleri Nijer halkına tek bir hizmet bile bırakmadıklarını duyuyorum bindiğimiz aracın hemen ön koltuğundaki akademisyenden. Doğru adımlar için Nijer halkının ellerinde büyük bir fırsat olduğunu hissediyorum. Beraber atılacak adımların sadece kendileri için değil tüm Afrika’yla birlikte dünya adına önemli olduğunu düşünüyorum.

Otobüs yolculuğumuz şehir içinde, farklı mesleklerden arkadaşları alarak başlıyor. İçlerinde kameramanlıktan tutun çevirmenliğe kadar çeşitli işleri yapacak gençler var. Büyük bir çoğunluğu Türkiye’de eğitim görmüş, yuvamızda yaşamış harika gençler. Gözleri, yüzleri pırıl pırıl. Ağzımızdan çıkan her bir sözü dikkatle dinliyorlar. Kendilerini buna göre ayarlıyorlar. Sık sık onlara da kendimize de “Kardeşiz biz.” diyoruz. Ne güzel şey kardeş olmak. Tüm çıkarlardan beri bir kardeşlikle bakıyoruz birbirimize.

Yollar, zaten uzun olan otobüs yolculuğumuzu daha da meşakkatli hâle getiriyor. Özellikle şehir içinde ve şehirler arasındaki belirli güzergâhlarda otobüsün rahatça gidebileceği düz bir zemin yok. Yol, neredeyse her yarım metrede bir karşımıza çıkan çukurlarla bezeli. Hem şehir içindeki oyalanma hem de yolların kötü koşulları, normalde 14 saat civarında sürecek yolculuğumuzu 19 saate çıkarıyor.

Akşam karanlığında bazı şehirlerden geçiyoruz. Otobüsteki gençlere bu şehirleri soruyoruz. Maradi şehrinde görevli ekibi indirmek için duruyoruz. Şehrin sokak lambaları yok. Her bir dükkân kendi aydınlatmasını küçük bir ampulle yapıyor gibi hissediyoruz.

“Elektrik hiç mi yok?” diye soruyoruz.

Nijer’in gururlu gençleri, “Her ülkede elektrikler gidebilir.” diyorlar.

Gülümsüyoruz, “Elbette.” diyoruz.

Kendilerini asla yoksun göstermiyor bu koca yürekli gençler. Bir şeyler yapmak istiyorlar ülkeleri için. Bunu yaparken de ezilmek, ezik görünmek istemiyorlar. Onların yüreklerinden gelen bu gururlu duruşu çok seviyoruz. Yakın zamanda sömürgecilere karşı verdikleri mücadele ve onları ülkelerinden çıkarışları geliyor gözümüzün önüne.

Zor yolculuk keyiflenmeye başlıyor. Gururun, mücadelenin canlı timsallerini görmek göğsümüzü genişletiyor. Tüm ümmeti içine alan bir ummana dönüşüyor yüreğimiz. Şiirler dolanıyor zihnimizde.

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”

Bizi biz yapan şiirlerin onların zihninde nasıl yer alabileceğini, kalplerinde olanı kelimelerle nasıl gösterebileceğimizi düşünerek geçiriyoruz yolculuğumuzu.

“Nijer dilinde yazılmış kitaplar var mı?” diye soruyorum yanımızdaki Türkçe bilen gençlerden birine. Düşünüyor, “Fransızca var.” diyor. “Onun dışında hiç bilmiyorum.” O an internette biraz araştırma yapınca eğitim kitapları ve sözlü kültür derlemeleri dışında Nijer dilinde yazılmış bir eser olmadığını görüyoruz. Nijer’in içinde birçok yerel dil var lakin bu dillerde kaleme alınmış edebî eserler neredeyse hiç yok.

Sömürgeciliğin, bir coğrafyanın sadece yer altı kaynaklarını yağmalamakla kalmadığını görüyoruz. O coğrafyanın insanının dünyayı kendi kelimeleriyle kurma imkânını da elinden alıyor sömürgecilik. İnsan, kendi ana dilinde hayal kurup onu yazıya dökemediğinde zihinsel sömürü de tamamlanmış oluyor işte. Yerel dilleri sadece konuşma diline, geçmiş anlatılara mahkûm edip geleceği sömürgecinin diliyle inşa ettiğinde sömürenin istediği dışında bir düşünme biçimini gerçekleştiremiyor halk. Sömürgeleştirmenin en önemli ayağı bu belki de.

Şehrin ana caddesinin kalabalıklarına şaşırıyoruz. Asıl şaşırdığımız şey ise 19 saatlik yolculuğumuz boyunca neredeyse her şehirde, her kasabada, her köyde gördüğümüz mescitler. Mescitler derken Müslüman bir ülkede mescit gördüğümüze şaşırmıyoruz elbette. Ama neredeyse geçtiğimiz her yerde mescitleri dolduran hatta sığmayıp dışarıda saf saf namaza duran Müslümanları görmek yüreğimize bir muştu gibi geliyor. Bu manzaraları gördükçe toz fırtınaları arasında yüreğimiz ferahlıyor. Tozdan yüzlerini kapatmış Müslümanların da bu şekilde ferahladıklarını anlıyoruz. Birbirlerinin omuzlarından yüklerini alıp paylaşıyorlar her vakit girdiğinde. Bir arada olduklarını hatırlıyorlar ve bu duruşlarıyla dünyadaki tüm Müslümanlara bir selam gönderiyorlar. Evlerine vermedikleri özeni mescitlere veriyor Nijer halkı. Dış duvarları özellikle boyuyorlar. Vakit girdiği anda mescitlere koştuklarını öğreniyoruz yanımızdaki gençlerden. Yaşları kaç, bilmiyoruz. Onlar hep genç gibi duruyorlar yanı başımızda. Onur Ünlü şiiri geliyor dudaklarıma:

“Afrikalılar hep aynı yaşta,

Ben bunu bir kere daha anladım:

Gözlerinin içi gökyüzü gibi

Ama okyanusları unutmadım…”

Sabah 7 gibi başlayan yolculuğumuz gece 2 gibi Zinder’de son buluyor. Daha doğrusu beş altı saatlik bir ara veriyoruz. Burada bir otele geçiyoruz. Herkes yorgun. Ama içlerinde büyük bir merak da var. Gülümsemelerinden ve iyi dileklerinden bunu anlayabiliyoruz.

Sabah ben ve bir arkadaşım, “Arka Afrika” denen Büyük Sahra’nın güneyinde yer alan Agadez’e doğru yol alıyoruz. Burada da yolların bir bölümü çok kötü. Yol boyunca Agadez’i konuşuyoruz.

Agadez: Osmanlı’nın Arka Afrika’daki sessiz izi

Agadez’e yola çıkmadan önce cuma namazı hutbelerinde hâlâ Osmanlı sultanlarının isimlerinin anıldığını öğreniyoruz. “Cuma gününe denk gelseydi gidişimiz keşke.” diye hayıflanıyoruz ama yapacak bir şey olmadığını da biliyoruz.

Agadez ve Osmanlı ile ilgili çeşitli rivayetler olduğunu konuşuyoruz kendi aramızda. Bunlardan birine göre kendi aralarında çözümsüz bir kavgaya tutuşan kabileler Osmanlı’dan yardım ister. Tarihsel olarak zayıf görünse de bu rivayette padişah, Afrikalı bir cariyeden olma “Yunus” adında bir oğlunu bölgeye gönderir ve bu şehzadenin buraya gelmesi günümüze kadar devam eden yönetici soyunun başlangıcı olur.

Yaptığımız araştırmalarda bu Osmanlı kökeni anlatısı, gerçek bir soy ağacından çok bir meşrutiyet alanı olarak gözükmekte.

Başka bir rivayette ise kendilerine, “İstanbul’dan Gelenler” anlamına gelen “İstanbuleva” diyen kabilelerin bulunduğu bilgisi yer alıyor. Bu bilgide de Şehzade Yunus ile beraber gelenlerin oluşturduğu kabilelerin varlığına işaret ediyor. Bu rivayetleri konuşurken 6 saatlik yolculuğumuzun hızla geçtiğini fark ediyoruz. Yol boyunca Büyük Sahra’ya giderek yaklaştığımızı, kumların renginin sarıya dönmesinden daha iyi anlıyoruz.

Agadez’e vardığımızda ilk işimiz, kalacak bir yer bulmak. Bir otelde kayıt işlemlerimizi tamamlamayı beklerken o anda yaşanan elektrik kesintisi bizi düşündürüyor. Tedirgin gözlerle birbirimize bakıp kırk dereceyi bulan sıcağa nasıl katlanabileceğimizi hesap ediyoruz. Gece boyunca elektrik sık sık kesilse de kesintilerin uzun sürmemesi büyük bir rahatlık sağlıyor. Odamızdaki klima, günün ve yolculuğun üzerimizde bıraktığı yorgunluğu bir nebze olsun hafifletiyor.

İşlerimizi hallederken Agadez halkının bize olan yakınlığını gözlerinden okuyoruz. Her biri samimi, içten... Sokaklarını arşınladığımız bu çöl şehri, bize çok yakından tanıdığımız bir arkadaşımızın eviymiş gibi geliyor. Mescitler yine evlerden daha renkli.

Bir mescide uğruyoruz. Sabah saatleri... İmam, biz henüz mescidin içindeyken evinden çıkıyor ve bizi ağırlamak istiyor, evine davet ediyor. Misafirperverliğine mutlu oluyoruz, yurdumuzu hatırlıyoruz. Bize bu değerleri kazandıran şeyi düşünüyoruz, hamdediyoruz.

Diğer gün Agadez Sultanı ile görüşmeye gidiyoruz. Sultan büyük bir mutlulukla ağırlıyor bizi. Teşekkürlerini ve selamlarını iletiyor. Kardeşliğimizi anlatıyor. “Buradayız, unutmayın bizi.” diyor. Bizi kalpten kucaklıyor. Sultan hemen arkasında yer alan Osmanlı tuğrasını gösteriyor. “Hep burada.” diyor. Burada derken kalbini gösteriyor gibi.

Sonra bizi şehrin kalbi, en az 600 yıllık, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Agadez Camii’ni ziyaret etmemiz için uğurluyor. Yanımıza mihmandar veriyor. Bir de bizim gençlerimiz var tabii. Onlar her adımda yanı başımızdalar.

Agadez Camii: Çöl mimarisinin muhteşem örneği

1515 yılında yapıldığı düşünülen Agadez Camii’nin minaresi yaklaşık 27 metre. Minareye tırmanıyoruz. Yukarı çıktıkça daralıyor alan. En tepede, şehrin çölün ortasındaki siluetini görüyorsunuz. Şehir, çöle meydan okumuyor. Çölle bütünleşiyor âdeta.

Caminin ibadet alanını gezdiriyorlar bize. İçeride küçük küçük kapılar görüyoruz. Bu kapıların tasavvuf geleneğimizdeki baş eğerek, küçülerek girilme geleneğinin bir parçası olup olmadığını düşünüyoruz. Çevirmen arkadaşımızdan bilgi istiyoruz ama bu düşünceyle yapıldığına dair bir malumat alamıyoruz. Caminin içinde 99 kapı olduğunu ve bunların da Allah’ın isimlerine bir gönderme olduğunu söylüyorlar. Aslında bunun Allah’ın isimleri karşısında teslim olma, baş eğme anlamına geldiğini düşünüyoruz ve bizim ibadet alanlarımızın da inanç dünyamızın da temelde aynı yerden beslendiğini fark ediyoruz.

Caminin halılarının devletimiz tarafından yapıldığını gösteren levhaya işaret ediyor cami görevlisi. Bayrağımızı görüyoruz. Mutlanıyoruz. Hamdediyoruz. Halıların toz içinde kalışına üzülüyoruz elbette ama sonra çölün ortasında olduğumuzu anımsıyoruz. Oradaki çalışanlar, temizlemek için kullandıkları aletleri gösteriyor. Teşekkür ediyoruz. Sonra dışarı çıkıyoruz. Başka bir binada bayrağımızın yer aldığı bir levha daha görüyoruz. Etrafımızdaki insanlara selam veriyoruz. Selamlarımızı alıyorlar içtenlikle. Sürekli bayrağımızı gösterip mutluluklarını dile getiriyorlar.

Tekrar yola çıkıyoruz, diğer arkadaşlarımızın yanına dönmek için. Yolda birçok şey düşünüyoruz ama arabanın tekerleri çukurlara vurdukça zihnimizde dönüp duran şu gerçek daha da belirginleşiyor: Çölün ortasında, ulaşım anlamında günümüzde bile kimsenin uğramadığı bu kadim şehre Osmanlı bir şekilde ulaşmış ve orayla bir bağ kurmuş. Günümüzde bu bağı bir şekilde devam ettirmeye çalışan bir ülkenin evlatları olarak burada bulunmak, ülkemizin uzandığı elin parmakları olmak, kardeşlerimizle yeniden bir bağ kurmak yaşadığımız zorlukların hepsine bedel olarak karşımızda duruyor.