AKINTIYA DOĞRU
Meryem Asude YILDIRIM
Suyun dibine batmış süs çakıl taşları arasına saklanmış minik evimde, sabah namazı vaktine yakın uyandım. Sahibimiz, güneş doğmadan önce teheccüde kalktığı için biz de bu saatlerde uyanmaya alışmıştık. Kaç sene oldu saymadım bu akvaryumdayım. Etrafımda birkaç çakıl taşı, biraz süs yosunu ve bir su kaplumbağası var. Gerçi adını ve anılarımızı sürekli unutuyorum ama sanırım o da şu tepemdeki yıldız gibi vefakâr bir dostumdu. Bahsetmiş miydim bilmiyorum, hafızam biraz zayıftır.
Adım neydi, bilmiyorum. Ne için yaşardım, buraya nasıl gelmiştim, neden buradaydım, buradan ayrılacak mıydım? Eğer olur da ayrılırsam nereye gidecektim? Bir sürü soru vardı ama akıl zayıflığımdan hiçbiri hakkında fikir sahibi değildim. Bazen, daha doğrusu genelde oda arkadaşım olan dişi su kaplumbağası, sorularımı onu hiç dinlemediğim hâlde bıkmadan cevaplayıp dururdu. İçimden “Yahu bir sus! Anlamıyorum seni.” desem de dışımdan cesaret edip söyleyemezdim.
Kaldığımız oda yaşlı bir sahaf amcaya aitti. Etrafımız eski, saman kâğıtlı kitaplarla dolu ahşap kitaplıklarla çevriliydi. Kitaplardan başka bir de geniş bir yazı masası vardı bu tek odalı dükkânda. Masanın üzerinde yalnızca sahaf amcanın her ikindide kullandığı tuşlu bir daktilo, bir okka, yem kutumuz, her sabah dükkânın önünden geçen çiçekçi ablanın verdiği taze gülü koymak için ince bir vazo ve son olarak bizi içine alan minik akvaryum vardı. Kapının tavanına asılan o pirinç zil her çaldığında içeri yeni bir dünya girerdi. Hayatım bunlardan ibaretti. Yerdim, yüzerdim, ışıklar sönünce uyurdum. Her gün bir önceki günü unuttuğumdan yeni doğmuş gibi başlardım güne. Yeni bir güne uyanmıştık yine. Ev sahibi namazını kılıp evradını bitirirken güneş karşımızdaki okyanustan yükselmeye başlamıştı bile. Seccadesini toparlayıp perdeleri çekti ve havalandırmak için pencereleri sonuna kadar açtı. Temizliğe raflardaki kitapların tozlarını almakla başladı. Haftada en fazla yedi ya da sekiz müşteri gelirdi ama o yine de vazifesini hiç aksatmadan, son derece şevk ile yapardı. Bazen düşünürdüm; acaba dünya çapında kitapları en çok okunan yazarlarda da bu kadar şevk var mıydı diye. Yazarlık, görünmeyen kalplere dokunma sanatıydı onun için.
Bir defasında saçları örgülü, üzerinde pembe bir elbise olan kocaman gözlü zarif bir kız gelmişti buraya. Yüzlerce kitap arasından amcamızın "Yeni Çalışmalarımız" adlı rafına koyduğu o tek nüsha kitabı alıp köşede okumaya başlamıştı. Sayfaları çevirdikçe yüzüne farklı bir duygu yansıyordu. Bazen endişeli bazen korkmuş, birkaç sayfa sonra rahatlamış, sonra tekrar tedirgin... Hava kararmaya yüz tutmuşken kitabı bir solukta bitirip memnun bir ifadeyle ayağa kalktı. Daktilonun önünde çalışan yazarın yanına geldi ve “Affedersiniz, rahatsız ediyorum. Ben bir edebiyat dergisinde editörüm. İzniniz olursa kitabınızı tanıtmak istiyorum.” demişti. O aydan sonra dükkân edebiyatseverlerle dolup taşmıştı. Dükkânın dolu mu boş mu olduğu ev sahibini pek ilgilendirmezdi aslında. O sadece işini; yazmayı, okumayı ve o tek odalı dünyasından insanların ruhuna dokunmayı severdi.
Temizliği bitirip kapıyı açmıştı ki çiçekçi abla her zamanki gibi aniden kafasını pencereden uzattı. Sırtında çiçek sepeti, ağzında sakızı ve takılarla dolu koluyla pencereye dayandı. “Abem, taze gül istermisin?” diye çiçekleri masaya uzattı. Yazar amca gülümsedi: “Kitap mı istersin karşılığında yoksa para mı?” dedi. “Bilesen ben okuma yazma bilmem abem. İki yüz lira verirsin, sana en güzelinden bir gül veririm,” diye yanıtladı çiçekçi. Yazar, cebinden çıkardığı parayı kıza uzattı ve vazodaki eski gülü çıkarıp yenisini koyarken şöyle dedi: “Bu gülü kendime alıyorum. Ancak sana bir iki yüz lira daha vereceğim. Onun karşılığındaki ikinci gülü de bugün dükkânının önünden geçen, hayata karşı gönlü buruk, kalbi kırık kim varsa ona ver. Ver ki, şu fâni dünyada kalbi kırık kimse kalmasın.” Çiçekçi kızın gözleri parladı: “Olur da bir gün okuyabilirsem, ilk okuyacağım kitap seninki olacak abem!” dedi ve neşeyle zıplayarak uzaklaştı.
Çiçekçi çiçeğini satadursun, yazar kitabını yazadursun, talebeler bisikletleriyle okula doğru neşeyle sürüp gidedursun, şu aciz balık yalnızca dursun... Evet, bir gün daha öylece geçivermişti. Günlerin bana verdiği tek şey ulaşılamayan birkaç hayal, endişe, geride kalmışlık hissi ve yalnızlıktı. Eminim dışarıdan bakınca buranın huzuru size fazla fazla ulaşıyordur ve “Neden bu huzurlu yere kanaat etmiyorsun? Otur oturduğun yerde” diyorsunuzdur. Haklı olabilirsiniz ama ben buraya ait değildim. Küçük bir akvaryumda çiçekler güzel görünür ama nefes alamazlar, kokularını dünyaya yayamazlar. Minik camın arkasından görüyordum; karşımda ucu bucağı olmayan bir okyanus vardı. Şimdi öğrendim, tam sekiz yıldır bu küçük fanusta yüzüyormuşum. Ne kadar daireler çizsem de okyanusa ulaşamıyordum. Yeniliğe, uzak diyarlara, denizin gerçek dalgalarına kendimi kaptırmak istiyordum.
Baş ucumda parıldayan ve camdan içeri süzülen gece yıldızına seslendim içimden: “Bir gün ulaşabilecek miyim? Bu loş camın ötesindeki koca deryaya açılabilecek miyim?” Yıldız, gökyüzünün sonsuzluğundan bana fısıldadı: “Hâlâ gençsin evlat! Ve bil ki deniz asla durgun değildir. Oraya açılan yolda seni şimdiki konforundan çok farklı bir hayat bekler. Hayaller, güzel oldukları kadar ağır bedeller ve zorluklar barındırır. Ama yukarı baktığın o yuvarlak gökyüzünün ötesinde, her zaman daha fazlası vardır.”
Yıldız sözlerini bitirdiğinde akvaryumun okyanusa bakan köşesinde ince bir çatlama sesi duyuldu. Su sızmaya başladı ve çatlaklar hızla genişledi. Duvar kırılmak üzereydi. Kırık cam parçaları canımı yakacak olsa bile özgürlüğün bedelini ödemeye hazırdım. Ve ansızın fanus ortadan ikiye ayrıldı. O sırada, dükkânın açık pencerelerinden içeri giren sert okyanus rüzgârı masanın üzerindeki suları pencereye doğru sürükledi. Akvaryumdan taşan suyla birlikte kendimi havalandırılmak için açık bırakılan o geniş pencerenin pervazında buldum. Aşağıda, tam dükkânın duvarının dibinde, okyanusa bağlanan küçük bir su kanalı akıyordu. Kendimi o akıntıya bıraktım. Ciğerlerim ilk kez tuzlu ve hırçın okyanus suyuyla dolarken canım yanıyordu ama kalbim hiç olmadığı kadar hürdü. Eski ve yosunlu anılarımı geride bırakarak nihayet ait olduğum o uçsuz bucaksız deryaya, akıntıya doğru yüzüyordum.