AİLE İNSANI NEYE HAZIRLAR?

Aile, insanın temel ihtiyaçlarının karşılandığı, sığındığı ve korunduğu güvenli liman olarak tanımlanır. Ancak bu tanım, onun asıl işlevini görünmez kılar. Çünkü insan, aile içinde sadece korunmayı değil başkalarının hakkını gözetmeyi, birlikte yaşamayı, gücünü-yetkisini sınırlandırmayı, adaletli-merhametli davranmayı, kendini inşa etmeyi ve kendi benliğinin dışına taşmayı öğrenir. Aile, kişinin başkalarıyla birlikte var olabilmesi için eğitildiği ilk sosyalleşme mektebidir. O, insanın içinde doğup geliştiği ve henüz iradesi eğitilmeden önce hazır bulduğu temel kalıpları edindiği yerdir. İnsan, ailesini seçerek dünyaya gelmediği için kendisini hazır bir hayatın, köklü bir hafızanın ve geliştirici bir sorumluluk ağının içinde bulur. Dolayısıyla o; önce kendi başına var olup sonra ilişkiler kuran bağımsız bir özne değil başlangıçtan itibaren ilişkiler ağının içinde şekillenen bir varlıktır. Bu irade dışı durum, insanın ilk hayat dersini oluşturur. Zira insan, hayatta her kararının kendi tercihiyle şekillenmediğini, aksine yerleşik bir düzende inşa edildiğini fark eder. Anne babasını, kardeşlerini ve akrabalık ilişkilerini kendisi seçmediği hâlde onlara karşı sorumluluk üstlenmeyi öğrenir. Bu yüzden aile, özerkliğin ancak bağlılık ve aidiyetle anlam kazanabileceğinin fark edildiği yerdir.

Ailenin kurucu unsuru olan nikâh, hukuki bir akit olmakla birlikte sadece bununla açıklanamaz. Nitekim o, “sapasağlam bir söz (misak-ı galiz)” olarak nitelendirilir (Nisa, 4/21). Bu niteleme, evliliğin sıradan bir sözleşmenin ötesinde bir başkasının hayatına karşı üstlenilen derin sorumluluğuna işaret eder. Hukuki bir akit, tarafların belirli hak ve yükümlülüklerle birbirine bağlandığı, sınırları önceden çizilmiş bir bağlantı kurar. Oysa nikâh, bunun ötesinde bir ahitleşmeyi ve bir emanet devrini içerir. Nikâh, romantik bir başlangıçtan ziyade gündelik hayatın içinde çeşitli yönleriyle zorluk ve kolaylıkların tezahür ettiği uzun soluklu beraberliğin ilk adımıdır. O; sevgiyi, saygıyı, sabrı, süreklilik duygusunu ve başkasına karşı yüklenilen taahhüdün ne anlama geldiğini öğretir. Böylece insan, kendi tercihlerini, önceliklerini ve konforunu başkasının hayatıyla birlikte düşünmeye başlar.

Yüce Allah, “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.” buyurur (Rum, 30/21). Ayette geçen “liteskünû ileyhâ” nitelemesi, kişinin fiziksel olarak bir arada bulunmanın ötesinde eşinin yanında huzur bulmasını ve sükûnete kavuşmasını ifade eder. Bu bakımdan sekînet, insanın huzurlu bir yuvada eşinin yanında çekinmeden konuşabilmesi, küçümsenmeden var olabilmesi ve zayıflığını gizlemek zorunda kalmadan yaşayabilmesidir. İnsanın huzur bulduğu ortamda maskesini indirebilmesi, yorgunluğunu, kaygısını ve başarısızlığını saklamadan açıklayabilmesi sekînetin gündelik hayattaki karşılığıdır. İnsanın kendisini güvende hissettiği bir yuvayı tecrübe etmesi, onun başka insanlarla kurduğu ilişkilerde de güvenli bağ kurabilme kapasitesini güçlendirir. Nitekim kendisini evinde emniyette hisseden insan, toplumsal hayatta güvene dayalı ilişkiler kurmayı; güvenen ve güvenilen bir insan olmayı başarabilir.

Ayette zikredilen meveddet, kan bağına dayanmaksızın sonradan kazanılan, iradeyle inşa edilen bir sevgi türüdür. Bu nedenle o, doğuştan gelen muhabbetten farklıdır. Meveddet, hissedilen sevginin zamana yayılan emek, sadakat, ilgi ve güzel muameleyle varlık göstermesidir. Sevgi sözleriyle sevginin gündelik hayattaki karşılığı arasındaki mesafe, gerçek sevginin ölçüsüdür. Nitekim Peygamberimiz, kendisine “Hanımlarımız hakkında ne buyurursunuz?” diye sorulduğunda, “Onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin, onları dövmeyin ve kötülemeyin.” buyurmuştur (Ebu Davud, Nikâh, 40-41). Bu örnek, meveddetin soyut bir duygudan ibaret olmadığını, aksine somut ve gözlemlenebilir davranışlarla varlık bulduğunu gösterir. İnsan, eşine sevgisini davranışlarıyla ve emeğiyle göstermeyi ailede öğrenir. Bu öğrenme biçimi, bireyin aile dışı ilişkilerde de sevgisini eylemleriyle örneklendirip yaşatmasını sağlar.

Hastalık, yorgunluk ve yaşlılık gibi hayatın beklenmedik zorluklarıyla karşılaşılan zamanlar, insanın her zamankinden daha çok desteğe ihtiyaç duyduğu dönemlerdir. Yoğun ihtiyaç zamanlarında ailenin vazgeçilmezliği, insanın her zaman güçlü ve bağımsız bir varlık ol(a)madığının kabulünü gerektirir. Nitekim aile, kırılganlığın ve karşılıklı bağlılığın da öğrenildiği yerdir. Bu bakımdan rahmet; zayıflık ve kırılganlık anında yük olarak görülmeme güvencesidir. İnsan bu güvenceyi ilk kez ailede tecrübe eder. Bir çocuğun hastalandığında, bir ebeveynin yaşlandığında ve bir eşin yorgun düştüğünde karşılaştığı muamele, o kişinin hayatın geri kalanında kırılganlığını nasıl algılayacağını şekillendirir. Yetişkinlerin rahmet örneklerini görerek büyüyen çocuk, kendi zayıflığını gizlenmesi gereken bir kusur değil hayatın doğal işleyişinin bir parçası olarak görmeyi öğrenir.

Aile adaletin, istişarenin, sorumluluğun ve farklılıkların birlikte yaşayabilmesinin ilk defa tecrübe edildiği yerdir. Çocuklar, farklı karakterleri ve beklentileriyle bir arada yaşamayı öğrenirken ebeveynler de aralarındaki hak ve sorumlulukları adilane paylaşmayı burada tecrübe eder. Birey ailede öğrendiği adaleti, sabrı ve empatiyi zamanla kan bağı dışındaki insanlara da genişletmeyi başarabilir. Nitekim Hz. Peygamber’in “Hepiniz birer sorumlusunuz ve hepiniz yönettiklerinizden mesulsünüz…” (Buhari, İstikraz, 20) buyurarak aile içi rol ve sorumluluk paylaşımını bir tahakküm aracı olmaktan çıkarması, bu genişliğe işaret eder. Böylece aile, insanı büyük insanlık ailesi içinde “şahsiyetli özne” rolüne hazırlayan eşsiz bir ahlak mektebine dönüşür.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) örnek aile hayatı, otoriteyi nasıl kullandığı üzerinden de okunabilir. Resulullah (s.a.s.) kendi işini kendisi görmeye çalışır hatta elinden geldiğince ev işlerine yardım ederdi (Buhari, Ezan, 44). Kendisine hizmet etmek isteyenler bulunmasına rağmen kendi işini kendisinin görmesi, otoritenin başkalarına iş yükleyerek değil bizzat paylaşarak tesis edildiğini gösterir. Bu davranış, buyurmak yerine istişare etmeyi ve evin işlerine bizzat katılmayı tercih eden bir liderlik anlayışını yansıtır. Nitekim Hudeybiye Antlaşması sonrasında ashabın bazı emirlere isteksiz davrandığı kritik anda, üzüntüsünü eşi Ümmü Seleme'ye anlatmış, onun tavsiyesi doğrultusunda hareket etmiş ve bu tavsiye ile sorunu çözmüştür (Buhari, Şurut, 15). Bu örnek, Hz. Peygamber'in eşinin fikirlerini, sadece aileyi ilgilendiren konularda değil kamusal ve siyasi bir meselede de önemsediğini, kararları tek başına almadığını ve güç kullanımını nezaketle sınırlandırdığını gösterir. Yine Hz. Peygamber'in “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi olanınızdır. Ben de aileme karşı en iyi olanınızım!..” (Tirmizi, Menakıp, 63) ve “Müminlerin iman bakımından en olgun olanları, ahlakı en iyi olanlarıdır. Sizin en hayırlılarınız da hanımlarına karşı en iyi davrananınızdır.” hadisleri (Tirmizi, Rada, 11), hayrın ölçüsünü toplumsal görünürlükten ziyade ev içi davranışlarla ilişkilendirdiğinin göstergesidir.

Eşi ve çocukları; kişinin mülkü, başarısının göstergesi ya da yarım kalmış hayatının telafi aracı değildir. Sevgi ile sahiplenme arasındaki çizgi, çoğu zaman fark edilmeden aşılır. Bununla birlikte karşımızdakini kendi tasavvurumuza uydurma çabası, sevgi kisvesi altında bir tahakküm biçimine dönüşebilir. Bir ebeveynin çocuğunu, kendi gerçekleştiremediği hayali gerçekleştirsin düşüncesiyle yönlendirmesi ya da bir eşin diğerini kendi beklentilerine göre biçimlendirmeye çalışması, bu sınırın aşıldığı yaygın örneklerdir. Oysa gerçek sevgi, karşımızdakinin bize ait olmayan, kendine has ve saygıdeğer bir şahsiyete sahip olduğunu kabul etmektir. Bu ayrım, ailenin insana öğrettiği en zor ve en olgunlaştırıcı derslerden biridir. Çünkü sevmek, kontrol etmekten vazgeçmeyi gerektirir. İnsan, sevdiği kişiyi olduğu gibi kabul etmeyi öğrendiği ölçüde, ailenin dışındaki insanlarla kurduğu ilişkilerde de onları kendi kalıplarına sokma ihtiyacından kurtulur. Çocuk, doğruluğu nasihatten ziyade ev içi davranışlarda, adaleti sözden ziyade aile içindeki paylaşımlarda, merhameti öğütten ziyade kendisine gösterilen iyi muamelede öğrenir. O, kendine gösterilen sabrı ve nezaketi söylem olarak değil; bir davranış modeli olarak tanır ve yetişkinlikte bu tanıklığı davranışlarının ölçüsü hâline getirir. Ebeveynlerin birbirlerine muamelesi, çocuğa verilen her türlü sözlü nasihatten çok daha etkili bir öğretmendir. Zira terbiye, sözle değil davranışla gerçekleşir. Ev içinde fiilen yaşanan ahlak, sözlü öğütten çok daha kalıcı izler bırakır.

Özetle aile, sadece temel ihtiyaçların karşılandığı bir sığınak değil insanı başkalarıyla birlikte yaşayabilecek şahsiyetli bir bireye dönüştüren ilk sosyalleşme ortamıdır. Sekînette güveni, meveddette emeği, rahmette kırılganlığı ve paylaşmayı öğrenen insan, bu tecrübeyi zamanla kan bağının ötesine, büyük insanlık ailesine doğru genişletir. Hz. Peygamber'in aile hayatındaki istişareci, merhametli ve mütevazı tutumu, bu genişlemenin nasıl mümkün olabileceğinin örneklerini sunar. Onun özel hayatındaki adalet, sabır ve nezaket, ashabının toplumsal hayatta sergilediği tutum ve davranışların modeli olmuştur. Örnek aile, bireyi; adaletin, sorumluluğun ve müşterek yaşamın gerekleriyle daha büyük bir hayata hazırlayan küçük bir ümmettir. Bir toplumun ahlaki karakteri, kendisini oluşturan yuvalarda sessizce örülür. Ve ailede tecrübe edilen her erdem, insanlığın ortak hafızasına ve değer havuzuna eklemlenen küçük ancak kalıcı katkının mayasını oluşturur.