AHLAK İBADET İLİŞKİSİ
Prof. Dr. Selçuk COŞKUN
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Yüce dinimiz İslam, insanı, hem Yaradan’ına hem de yaratılmışlara karşı sorumluluklarını idrak eden kâmil bir varlık olarak inşa etmeyi hedeflemiştir. Bu manevi inşanın temel zeminini ise fıtrat oluşturur. Nitekim Allah Teâlâ, “... Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun...” (Rum, 30/30) buyurmuştur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de “Her doğan, fıtrat üzere doğar.” (Buhari, Cenaiz, 80) buyurarak bu yaratılış kanununa vurgu yapmıştır. Dinler ise bir anlamda, söz konusu fıtratı koruyup geliştirmek için gönderilmiştir. Bu manada dinimiz, fıtrat üzere dünyaya gelen insanı koruyacak ve onun fıtri melekelerini geliştirecek reçeteler sunmuştur. Bunu yaparken İslam, insanın fıtratıyla tam uyumlu bir hayat programı uygulamış ve fıtratla uyumlu olduğu için kendisini, kabullenilmesi ve yaşanması kolay olan “itidal ve kolaylık dini” (Buhari, İman, 29) olarak vasıflandırmıştır.
Söz konusu hayat programı dört temel sütun üzerine kurulur: İman, ibadet, muamelat ve ahlak. Bu yapının temeli iman, binası ibadet ve muamelat; binayı süsleyen, ona ruh veren ve görenleri hayran bırakan ziyneti ise güzel ahlaktır. Bu ay içerisinde idrak edeceğimiz Mevlid Kandili gecesinde âlemlere rahmet olarak doğan ve veladetiyle de yeryüzünü şereflendiren Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), “Ben ancak bir muallim (öğretici) olarak gönderildim.” (İbn Mace, Mukaddime, 17) buyurarak bu dört sütuna dair her şeyi insanlığa öğreteceğini açıklamıştır. Yüce bir ahlak üzere olduğu ayetle sabit olan (Kalem, 68/4) Efendimiz, sadece iman, ibadet, muamelatla yetinilmemesi gerektiğini, ahlakın da en az onlar kadar hayati bir öneme sahip olduğunu vurgulamak için şöyle buyurmuştur: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (İbn Hanbel, Müsned, II, 381) Böylece İslam’ın nihai gayelerinden birinin de ahlaki bir olgunluk olduğunu tüm insanlığa ilan etmiştir. Büyük mutasavvıf Yunus Emre de bu gaye ve hassasiyeti şu veciz dizeleriyle dile getirmiştir:
Girdim ilim meclisine, eyledim kıldım talep,
Dediler ilim geride, illa edep, illa edep.
İbadetlerin ahlaki boyutları
Kaybolan değerlerimizin ancak yokluklarında kıymetini anlamaya başladığımız günümüzde, Resulullah’ın (s.a.s.) ahlakını kuşanmak; imanın, ibadetin ve ahlakın o kopmaz bağını yeniden tesis etmek zorunlu bir hâl almıştır. Mevlid-i Nebi Haftasıda bunun için bulunmaz bir fırsat olarak görülmeledir. Zira günümüzde dijital medyanın hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte zihnî ve kalbî çeldiriciler büyük ölçüde çoğalmıştır. Toplumun dinî ve manevi hayatı zehirlenmeye çalışılmış ve ne yazık ki bu süreçte büyük oranda başarılı olunmuştur. İnsanımızı ahlak-ı hamideden (övgüye değer güzel ahlaktan) uzaklaştırıp ahlak-ı zemimeyi (kötü ahlakı) özendiren bu mecralar, bugünümüzü ve geleceğimizi tehdit etmektedir. Bu fırtınada sağlam durabilmek, ancak Kur’an’a ve sünnete sıkı sıkıya sarılmakla ve onların emrettiği, iman, ibadet, muamelat ve ahlakı hayatın tam merkezine yerleştirmekle mümkün olacaktır. Zira iman, bu imanın gerektirdiği ibadet ve ibadetin meyvesi olan ahlak, bir Müslüman için ayrılmaz bir bütündür. İslam düşüncesinde iman, sadece kalpte saklı kalan soyut ve pasif bir inançtan ibaret değildir; o, sahibini iyiliğe doğru harekete geçiren, hayata yön veren ve eylemlerle görünür hâle gelen dinamik bir güçtür. İmanın kemale ermesi, inancın ibadet ve davranışlarla bütünleşmesiyle yani kişinin ahlaklı bir yaşantı sürme arzusuyla gerçekleşir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette “iman edenler” ifadesinin hemen ardından “salih amel işleyenler” vurgusunun gelmesi bir tesadüf değildir. Çünkü salih amel; imanın meyvesi, kalpteki tasdikin bedendeki ve toplumsal hayattaki tezahürüdür.
Gerçek dindarlık; Allah’a olan sarsılmaz inancın, halis bir niyet ve takvalı bir duruşla hayata yansımasıdır aslında. Takva, yalnızca haramlardan kaçınmak değil aynı zamanda Allah’ın rızasına uymayan her türlü kötü söz, eylem ve ahlaki zaaftan da titizlikle sakınmaktır. Takva, bir anlamda, “Rabbin makamından korkmak”tır. (Naziat, 79/40) Ancak bu korku, ürkütücü bir korku değil aksine en üst seviyedeki bir muhabbetten kaynaklanan asil bir çekinmedir. Kul, Allah’ı o kadar çok sever ki O’nu gücendirmekten ve üzmekten korkar. O’nun yasaklarından, hatta şüpheli olan durumlardan bile kaçınarak O’nun sevgisine halel getirmemeye çalışır. Bu asil duruşun yolu da Hz. Peygamber’den geçer. Onu her şeyden çok sevmek, kâmil imanın bir gereğidir. (Âli İmran, 3/31) Çünkü o, hayatın her alanını ilmek ilmek işlemiş ve bize en güzel örnekliği sunmuştur. (Ahzab, 33/21) Bizden de topluma örnek olmamızı istemiş ve şöyle buyurmuştur: “Müminlerin iman bakımından en kâmil (en olgun) olanı, ahlakı en güzel olanıdır.” (Ebu Davud, Sünnet, 15)
Günümüzde sıkça düşülen büyük yanılgılardan biri, ibadetleri sadece belirli zaman dilimlerinde yerine getirilen, şekilsel ve mekanik ritüellere indirgemektir. Oysa Kur’an ve sünnet perspektifinden bakıldığında hiçbir ibadet kuru bir eylemden ibaret değildir. Her bir ibadetin, müminin karakterini yontan, nefsini terbiye eden ve onu güzel ahlaka ulaştıran derin bir eğitici boyutu vardır. Zahiren, şeklî boyutuyla kıyam, kıraat, rükû ve secde etmek olarak görünen namaz; kişiyi yalandan, gıybetten, haksızlıktan, kötülükten ve zulümden korur. (Ankebut, 29/45; Tirmizi, Salat,188) Zahiren belirli bir süre yeme, içme ve cinsellikten uzak durmak olarak görünen oruç; dili kem sözden, kalbi kötü niyetten koruma ve iradeyi eğitme pratiğidir. (Bakara, 2/183; Buhari, Savm, 8) Malın belirli bir kısmını yılda bir kez ihtiyaç sahiplerine teslim etmek şeklindeki zekât; insanı cimrilik ile bencillik kirinden arındırır, yardımlaşma, cömertlik ve diğerkâmlık ahlakını büyütür. (Tevbe, 9/103; Buhari, Zekât, 18) Yine zahiren, belirli bir zaman diliminde kutsal mekânları ziyaret edip ibadetleri ifa etmek şeklinde yapılan hac; sabrın, eşitliğin, mahviyetin, dilini korumanın ve kardeşliğin muazzam bir talimgâhıdır. (Bakara, 2/197; Buhari, Hac, 4) Görüldüğü üzere ibadetler, kişiyi Allah’a yaklaştırırken aynı zamanda onu topluma karşı daha ahlaklı, daha merhametli ve daha adil bir insan hâline getiren en güçlü manevi dinamiklerdir.
İki büyük yanılgı
Günümüz toplumunda; iman, ibadet ve ahlak dengesinin bozulması iki tehlikeli dindarlık algısını beraberinde getirmektedir:
İslam’ın eleştirdiği en büyük tehlikelerden biri, şeklen ibadet eden ancak ahlaken derin bir zaaf içinde bulunan dindarlık tasavvurudur. İbadetlerine şeklen riayet ettiği hâlde komşusuna eziyet eden, ticaretinde hileye başvuran, emanete hıyanet eden veya kalp kıran bir kimsenin dindarlığı hastalıklıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir gün ashabına, “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sormuştu. Sahabe, “Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.” cevabını verince Efendimiz (s.a.s.) şu ibretlik açıklamayı yapmıştı: “Benim ümmetimin müflisi, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelir. Fakat şuna sövmüş, buna iftira atmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş ve şunu dövmüştür. Bunun üzerine onun iyiliklerinin sevabı hak sahiplerine dağıtılır. Eğer üzerindeki kul hakları ödenmeden sevapları tükenirse hak sahiplerinin günahları o kimseye yüklenir ve sonra ateşe atılır.” (Müslim, Birr, 59) Bu sarsıcı hadis-i şerif, ahlaktan bağımsız bir ibadet hayatının kişiyi tek başına kurtuluşa erdiremeyeceğinin en açık delillerinden biridir.
Günümüzde sıkça karşılaştığımız bir diğer büyük yanılgı ise meseleyi sadece toplumsal bazda “iyi insan” olmaya indirgeyerek “Benim kalbim temiz.”; “Kimseye zararım yok.”; “İnsanlarla barışığım.” şeklindeki düşüncelerle yetinmektir. Bu yaklaşım, hem Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu gerçeklikten hem de nebevi çizgiden tamamen uzaktır. Elbette İslam’da niyetin halis olması ve kalbin temizliği (kalb-i selim) önemlidir. Ancak kalbin temizliği, Allah’ın emirlerine isyan ederek veya ibadetleri terk ederek ömür boyu korunabilecek statik (sabit) bir durum değildir. Yaratılmışların en temiz kalplisi, günah ve masivadan en çok arınmış olanı şüphesiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) idi. Buna rağmen o, ayakları şişinceye kadar geceleri namaz kılmış; kendisine, “Ya Resulallah, geçmiş ve gelecek tüm günahların bağışlandığı hâlde neden kendini bu kadar yoruyorsun?” diye sorulduğunda şu asil cevabı vermişti: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhari, Teheccüd, 6) Dolayısıyla kalbin ziyneti olan imanın ve güzel ahlakın korunması, ancak ibadetlerin sağladığı manevi zırhla mümkündür. İbadetsiz bir kalbin tertemiz kalacağını iddia etmek; sulanmayan bir çiçeğin solmayacağını iddia etmek gibidir. Allah’ı, rükûyu, secdeyi, duayı ve zikri ihmal eden bir kalbin iddiasındaki “temizlik”, kibrin ve kendini kandırmanın gizli bir tezahürü olabilir. İnsanın asıl temizliği ve ahlakı, yaratıcısı karşısında acziyetini bilip O’nun iman, ibadet, muamelat ve ahlak konularındaki bütün emirlerine samimiyetle boyun eğmesiyle mümkün olur.
Toplumumuzda iman, amel, ahlak üçlüsünden birinin veya ikisinin noksan olması durumlarına ne yazık ki sıkça rastlanılmaktadır. Dindarlık iddiasında bulunan bazı insanların bu hâl-i pürmelali, bazı çevrelerin. “Güya Müslüman, yaptığı işe, söylediği söze bak!” cinsinden itirazlarına yol açmaktadır. Akabinde ise “Bu Müslümanlar hep böyledir.”; “İslam insanları kötülüklerden alıkoysaydı bunlar düzgün olurlardı.” şeklinde haksız eleştirilere bahane kılınmaktadır. Bu eleştirilerin doğrudan İslam diniyle bağlantılı hâle getirilmesi şüphesiz dinimize yapılmış büyük bir bühtandır! Ancak bu durum, bazı Müslümanların hayat pratiklerindeki bazı noksanlıklarını ve imanın davranışa dönüşme sürecindeki tıkanıklıklarını da açıkça göstermektedir.
Klasik âlimlerimizin geçmişte yaptıkları, “Amel, imandan bir cüz müdür?” başlıklı ilmî tartışmalarının arka planında aslında, Müslümanların hayatla kuracakları dengenin mücadelesi yatmaktadır. Bu akademik konuları kendi mecrasında ve ehline bırakarak günümüz dünyası için pratik bir gerçeğe odaklanmamız gerekir: İman, amel, ahlak bütünlüğünün tesisi. Bu, aynı zamanda bir karakter ve şahsiyet inşası meselesidir. Bu da sadece kuru bir teorik öğretimle mümkün görünmemektedir. Günümüzde din öğretimi imkânlarının yaygın olmasına rağmen gitgide tırmanan ahlaki erozyonu sadece bilgisizlikle izah edemeyiz. Bu şuur eksikliğinin terbiye noksanlığından ve buna bağlı olarak karakter inşası probleminden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Köklü karakter terbiyesi, çocuğun şahsiyetinin şekillendiği ilk yaşlarda gerçekleşir ve bu dönem büyük oranda ailenin yanında geçer. Dolayısıyla aileyi güçlendirmek, şahsiyet inşasının en temel taşıdır. Süreçte öncelikle anne ve baba figürünün güçlendirilmesi gerekir. Bu iki figürün güçlü olduğu, ev içinde iman, amel, ahlak dengesinin bizzat yaşanarak gösterildiği bir ailede büyüyen çocuk, sağlam bir Müslüman karakteriyle donanır. Böyle bir karakterle sosyal çevreye girdiğinde toplumda olumlu davranışların neşvünema bulmasına sebep olur; zira grup psikolojisi insan hayatında çok etkilidir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) komşuluk ilişkilerine yaptığı güçlü vurgular ve cemaate devamı ısrarla tavsiye etmesi, işte bu sağlam şahsiyetlerden oluşan nitelikli bir cemaat ve toplum inşa etme gayesine matuftur.
Peygamberlerin ilk tavsiyelerinden biri: Hayâ
Fıtratımızda kökten var olan ve ahlakın en temel koruyucu dinamiklerinden birini teşkil eden hayâ duygusuna burada özel bir parantez açmak gerekir. Zira modern dünyada ve son dönemlerde en yoğun aşındırma faaliyetlerine maruz kalan değerimiz hayâ duygusudur. Hâlbuki tarih boyunca gönderilen bütün peygamberler insanlığı hayâlı olmaya davet etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Şüphesiz peygamberlerden insanlığa ulaşan ilk sözlerden biri şudur: Hayâ etmedikten sonra dilediğini yap!” (Buhari, Edeb, 78) Hayâ sahibi bir erkek, hayâ sahibi bir kadın ve hayâ sahibi bir çocuk, neslimizin ve geleceğimizin en büyük güvencesi olacaktır. Bizden beklenen; sadece insanların görebileceği açık alanlarda değil kimsenin olmadığı tenhalarda dahi Allah’ın bizi müşahede ettiğinin bilincinde olarak O’ndan hayâ edebilecek bir ahlaki olgunluğa erişmektir ki bunu Hz. Peygamber, “ihsan” olarak ifade etmiştir. Nitekim sahabe-i kiram, Peygamber Efendimizin hayâsını, “örtüsüne bürünmüş bir genç kızdan daha hayâlı” (Buhari, Menakıb, 23) olarak nitelendirmiş; böylece bu zarif duygunun kimlere ne kadar yakıştığını da zımnen ortaya koymuşlardır.
Özetlemek gerekirse İslam dairesinde iman, ibadet ve ahlak, birbirini durmaksızın besleyen, büyüten ve tamamlayan ayrılmaz bir bütündür. Mevlid-i Nebi haftası ve Mevlid Kandili vesilesiyle Peygamber Efendimizin (s.a.s.) veladetini anarken onun hayatını sadece kronolojik bir tarih okuması gibi geçiştiremeyiz. Onun şu muazzam ve içten duasına gönülden “âmin” demeliyiz: “Allah’ım! Yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlakımı da güzelleştir.” (İbn Hanbel, Müsned, I, 403) Bu duayı dillerimize vird edinirken kendi niyetlerimizi, ibadetlerimizi ve ahlaki durumumuzu da derin bir nefis muhasebesine çekmek mecburiyetindeyiz. Zira tarihçilerin ifade ettiği gibi: “Tarih, geçmiş değil gelecektir.” Kur’an ve sünnet de sadece geçmişte kalmış dinî kaynaklar değil bugünümüzü aydınlatan, hâlimizi ıslah eden ve geleceğimizi inşa eden dinamik rehberlerimiz olmalıdır.