ABDURRAHMAN B. SEMÜRE

KABİL’E İSLAM SANCAĞINI SABİTLEYEN SAHABİ

Enbiya YILDIRIM

Bazı insanların öz geçmişlerine baktığımız zaman, hayatları boyunca bir hedef peşinde koşturduğunu görürüz. Resulullah’ın kutlu ashabı da öyleydi. İslam’a iman etmelerinin ardından yerinde duramayan, hak dinin güzelliklerini tüm dünyaya anlatmak için seferber olan dava erlerine dönüşmüşlerdi. Nitekim Abdurrahman b. Semüre de yerinde duramayan ve sürekli İslam için çırpınan sahabilerinden biriydi.

İslam’la şereflenişi

Allah Resulü (s.a.s.), Mekke’yi fethedince Beytullah’ı tavaf edip iki rekât namaz kıldıktan sonra Kâbe’nin merdivenlerine çıktı. Kendisine zulmedenler dâhil olmak üzere bütün Mekkeliler durumlarının ne olacağını öğrenmek için korkuyla oraya toplandılar. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Hamd, Mekke’nin fethine dair vaadini yerine getiren, kuluna yardım eden ve düşman topluluklarını tek başına yenilgiye uğratan Allah’a mahsustur.” (İbn Mace, Diyat, 5/2628) dedikten sonra onlara, “Size ne tür bir muamele edeceğimi düşünüyorsunuz?” diye sordu. Mekkelilerin hepsi, çok iyi bir insan olduğunu ve kendilerine şefkatle yaklaşacağına inandıklarını söylediler. Çünkü Resulullah’ın insani yönünü çok iyi biliyorlardı. Allah Resulü de onların beklentilerini boşa çıkarmadı ve şöyle buyurdu: “Tıpkı Hz. Yusuf gibi ben de sizlere, ‘Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.’ (Yusuf, 12/92) diyorum. Gidebilirsiniz, hepiniz serbestsiniz.” (Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, 9/195; Vakıdi, Megazi, II, 835) Nazik, affedici ve kucaklayıcı konuşmasının ardından Muaviye ve Yezid’in yanı sıra Attab b. Esid, Cübeyr b. Mutim gibi isimlerin de olduğu Mekkelilerin hepsi Müslüman olduklarını ilan ettiler. Zaten büyük kısmı, çeşitli nedenlerden dolayı içlerindekini dilleriyle söyleyememiş sıradan insanlardı.

Allah Resulü’nün o gün serbest bıraktıkları arasında, fetihten sonra Medine’ye taşınacak olan Abdurrahman b. Semüre de vardı. İslam öncesinde adı Abdü’l-Kâbe (Kâbe’nin kulu) idi. Hz. Peygamber ise onun adını hemen Abdurrahman (Rahman’ın kulu) olarak değiştirdi. (İbn Sa’d, Tabakat, VII, 260) Bu durum, Allah Resulü’nün onu gönlünde her zaman farklı konumlandırdığını ve değer verdiğini gösterir. Sonraki süreçte ona nasihatte bulunması da sevgisinin bir başka yansımasıdır. Kaldı ki o da bu sevgiye karşılık vermiş ve her zaman Resulullah’ın yanında bulunmaya gayret etmiştir. Güneş tutulduğu zaman Allah Resulü’nün ne yapacağını görmek için huzuruna koşması, keza onun sohbetlerini insanlara aktarması da bu sevgiden kaynaklanmaktadır. (Müslim, 25 [913]); (İbn Asakir, Tarihu Medineti Dimeşk, XXXIV, 407)

Sonrasında Abdurrahman, en çetin savaşlardan biri olan Mute Gazvesi’ne, ardından da en zorlu şartlarda hazırlanılan Tebük Seferi’ne iştirak etmek suretiyle İslam için varını yoğunu feda edebilecek cengâverlerden biri olduğunu gösterdi. Mute öncesinde yaşadığı olay ise Resulullah ile ashabı nezdindeki konumunun bir başka yansımasıdır. Kendisi şöyle anlatıyor: “Mute Savaşı için yola çıkılacağı gün Halid b. Velid beni Resulullah’a gönderdi. Yanına vardığımda bana, ‘Dinle Abdurrahman!’ buyurdu. Sonra şöyle devam etti: Sancağı önce Zeyd alsın ve savaşsın. Zeyd şehit düşerse (Allah ona rahmet eylesin.) sancağı Cafer alsın ve savaşsın. Cafer de şehit düşerse (Allah ona da rahmet eylesin.) daha sonra sancağı Abdullah b. Revaha alsın ve savaşsın. Abdullah da şehit düşerse (Allah ona da rahmet eylesin.) ardından sancağı Halid b. Velid alsın ve savaşmaya devam etsin. Allah ona zaferi nasip eylesin.” (İbn Asakir, Tarihu Medineti Dimeşk, XXXIV, 408-9) Anlaşılan o ki Efendimiz (s.a.s.), bu çetin savaşta kimlerin sırasıyla komuta edeceğine dair emrini Halid b. Velid’e Abdurrahman b. Semure ile göndermişti.

Hz. Osman dönemi

Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer zamanlarında görev aldığına dair bilgiye sahip olmadığımız Abdurrahman, Hz. Osman döneminde idari görev almaya başladı. Hz. Osman’ın akrabası olması nedeniyle onu yakından tanıdığı ve yeteneklerini bildiği anlaşılmaktadır. Zaten icraatlarıyla onu mahcup etmemiştir. Bu dönemde Irak’ın fethine katılarak özellikle Horasan cephesinde savaştı. Gösterdiği başarılar nedeniyle Horasan, Sistan, Sicistan, Kirman ve Kabil bölgelerinde sükûneti sağlamaya çalışan Basra’nın genel valisi Abdullah b. Amir tarafından Sistan valiliğine atandı. Bu sırada (günümüzde Afganistan’ın Nimruz vilayetinin merkezi olan) Zerenc şehrinin halkı, atanan yöneticiye isyan edince Abdurrahman b. Semure, sekiz bin kişilik bir ordu ile şehri kuşattı. Herhangi bir çatışma çıkmadan kale komutanıyla belli bir ödeme karşılığında anlaştı. (Belazuri, Fütûhü’l-Buldân, s. 382)

Halifeler döneminde fethe katılan ordularda din bilginleri ve davetçiler olurdu. Bunlar, fethedilen yerlerde insanlara İslam’ı hâl ve kâl ile anlatırlar, toplumların dinimizi kucaklamasını hızlandırırlardı. Nitekim bu sefer de öyle oldu. Abdurrahman’a yardım için Sistan’a gönderilen orduda bulunan davetçiler bölge halkına İslam’ın eğitimini vermeye başladılar. (Prof. Dr. Kasım Şulul, “Horasan ve Mâverâünnehir’le Münasebeti Bulunan Sahabiler”, Siyer Araştırmaları Dergisi, Sayı: 8, Yıl: 2020, s. 153)

Daha sonra doğuya seferler başlattı ve Hindistan yakınlarında çeşitli bölgeleri ele geçirerek buralardaki putları tahrip etti. Dâvûr beldesine ulaştığında da şehir yönetimiyle barış yaptıktan sonra altından yapılmış Zur adlı putlarının yanına girdi. Gözleri yakut idi. Putun elini kesti, gözündeki yakutları da aldı. Ardından, şehrin komutanına, “Altın ve cevher senin olsun. Ben sadece sana, bunun ne zarar ne de fayda verebileceğini göstermek istedim.” dedi. (Belazuri, Fütûhü’l-Buldân, s. 382)

Hz. Osman’a karşı ayaklanma olduğu haberini alınca yerine vekil bırakarak merkez olarak kullandığı Zerenc’den ayrıldı. (İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târîh, II, 498) Basra’ya vardığında Hz. Osman çoktan şehit edilmişti. Kendisinin bağlı olduğu genel vali Abdullah b. Amir de Hz. Ali tarafından görevden alınmıştı. Böylece kendisi de vazifesini kaybetmiş oldu. (Sibtu İbnü’l-Cevzi, Mir’âtü’z-Zemân, VII, 91)

Muaviye zamanı

Hz. Osman’ın katillerinin bulunmasını isteyenler arasında yer alan Abdurrahman b. Semure, Cemel Savaşı’nın ardından Muaviye’nin saflarına katıldı. Bu aşamada Muaviye’nin, yetenekleri ve tecrübesi nedeniyle Abdurrahman’a özel önem verdiği anlaşılmaktadır. Çünkü iktidar mücadelesinden çekilmesini istediği Hz. Hasan ile görüşmek üzere Abdullah b. Amir ile onu gönderdi. (Zehebi, İber, I, 35) İkili, yola çıkmadan önce çok ilginç bir şey yaşandı: Muaviye onların beraberinde, altını mühürlediği ve taleplerini yazmasını istediği boş bir sayfa yanında bir de mektup gönderdi. O sırada Hz. Hasan da iktidar mücadelesinden feragat edebileceğini belirttiği bir mektubu Muaviye’ye göndermişti. Hz. Hasan’ın mektubu gelmeden önce heyet Hz. Hasan’ın yanına vardı. Karşılıklı görüşmelerin sonunda orta bir yol bulundu ve Hz. Hasan, iktidarı Muaviye’ye bıraktı. (Taberi, Tarih, V, 162-3; İbn Kesir, Bidaye, VIII, 18)

Muaviye halife olunca Abdullah b. Amir’i yeniden Basra valiliğine atadı. Abdurrahman da onun naibi sıfatıyla ve beraberinde büyük muhaddis Hasan-ı Basri olduğu hâlde, emrindeki büyük bir orduyla Sistan’a gitti. (İbnü’l-Esir, Usdü’l-Ğâbe, III, 450) Abdullah b. Hâzim ile beraber Sistan ve Horasan’da İslam hâkimiyetini sağlamak için büyük çaba sarf etti. Hz. Osman devrinde fethedilmiş ancak daha sonra İslam hâkimiyetinden çıkmış olan toprakları geri almak için faaliyetlerde bulundu. Bu gayretleri sonunda Büst de dâhil bazı yerleri tekrar ele geçirdi. Uzun bir kuşatmadan sonra da Kabil’i yeniden fethetti ve şehrin İslam ile nihai kucaklaşmasını sağladı. (Zehebi, İber, I, 37) Dolayısıyla Sistan, Büst ve Kabil havzasının günümüzde Müslüman olmasında onun büyük katkısı vardır.

Muaviye, gösterdiği başarılar nedeniyle onu Sistan valiliğine atadı. Daha sonra onu görevden alması üzerine Basra’ya döndü. (Halife, Tarih, s. 208) Abdurrahman, burada ilimle ve hadis rivayetiyle meşgul oldu. (İbn Sa’d, Tabakat, VII, 260) Beş yıl sonra, 50/670 yılında vefat etti. Cenaze namazını Irak valisi Ziyad b. Ebih kıldırdı ve şehirde bulunan Ebu Bekre gibi sahabiler de cenazesine katıldı. (İbn Sa’d, Tabakat, VII, 10, 260) Basra’da onun adıyla anılan bir çarşı da vardı. (Yakut, Mu’cemü’l-Buldân, III, 231)

Şahsiyeti

Abdurrahman b. Semüre (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ve Muaz b. Cebel (r.a.) gibi sahabilerin yakınında bulunmak suretiyle onların ahlaklarından, tecrübelerinden ve bilgilerinden istifade etmiş, Resulullah’ın hadislerini öğrenmiştir. (Buhari, et-Tarihü’l-Kebir, VIII, 252; Ahmed b. Hambel, Müsned, 20630) Bunun yanında sahabi Abdullah b. Abbas yanında tabiinden Said b. Müseyyeb, Hasan-ı Basri, Abdurrahman b. Ebu Leyla, Muhammed b. Sirin gibi önemli kişiler kendisinden istifade etmişler, hadis öğrenmişlerdir. (Zehebi, Nübela, II, 572) Bu durum, onun gördüğü itibarı yansıtır.

Tüm bunların yanında cihat meydanlarında geçen hayatından da anlaşılacağı üzere Abdurrahman, son derece cesur bir komutandı. Zaten Resulullah zamanında bile oklarla antrenman yapardı. (Müslim, 25/913)

İlkeli bir insandı. Nitekim komutasındaki ordu Kabil’i fethedince askerler bir yerde bir ganimete denk gelirler. Hemen yağmalamaya başlarlar. Bunu gören Abdurrahman, bir münadi vasıtasıyla herkesi toplar ve şöyle der: “Ben Resulullah’tan şunu işittim: ‘Yağma yapan bizden değildir.’ Aldığınız ganimetleri iade edin, geri koyun.” Bunun üzerine askerler aldıklarını iade ederler. Abdurrahman da zaten askerlere dağıtılacak olan ganimeti bu sefer adil bir şekilde aralarında pay eder. (Ahmed b. Hambel, Müsned, 20619) Ayrıca Abdurrahman, bir o kadar da mütevazı idi. Yağmurlu günlerde üstüne yağmurluk giyer ve bir kürek alarak yolu süpürürdü. (İbnü’l-Esir, Usdü’l-Ğâbe, III, 450)

Rivayet ettiği hadislerden bazıları

Hz. Abdurrahman b. Semüre’nin (r.a.) Allah Resulü’nden (s.a.s.) naklettiği on dört hadis-i şerif vardır. Bu rivayetlerin çoğunu, ilimle meşgul olduğu ömrünün son demlerinde Basra’da iken rivayet ettiği anlaşılmaktadır. (İbn Sa’d, Tabakat, VII, 260)Birkaç örnek verelim:

1. Hz. Peygamber (s.a.s.), doğrudan Abdurrahman’a nasihatte bulunarak şöyle der: “Sakın kimseden riyaset isteme! Eğer isteğin üzerine sana riyaset verilirse istediğin şey ile baş başa bırakılırsın; Allah’ın yardımına mazhar olamazsın. Eğer istemeden sana riyaset verilirse o zaman Allah’tan yardım görürsün. Bir de bir şeye yemin ettikten sonra başka bir davranışı daha hayırlı görecek olursan yeminin için kefaret ödeyip hayırlı olanı işle!” (Buhari, 6622)

2. Abdurrahman b. Semüre, kendisinin de katıldığı Tebük Seferi ile ilgili olarak Hz. Osman’ın (r.a.) fedakârlığını bizlere aktarır: “Hz. Peygamber zorluklar içindeki orduyu (Tebük Seferi’ne) hazırlarken Hz. Osman geldi. Elbisesinin yeninin içindeki bin dinarı Hz. Peygamber’in kucağına boşalttı. (Çok sevinen) Resulullah, dinarları kucağında çevirirken iki kez şöyle buyurdu: ‘Bugünden sonra Osman ne yaparsa yapsın ona zarar vermez.’” (Tirmizi, 3701)

3. “Kim cuma günü abdest alırsa bu yeterlidir ve güzeldir. Kim de gusül abdesti alırsa gusül daha faziletlidir.” (Ahmed b. Hambel, Müsned, 20177)