ünyaya geldiğinde insan için sorumluluk alanları önce Yaradan’a iman, ibadet esaslarıyla, sonra da varlık âlemiyle ilişkileri sonucunda ortaya çıkanlar olarak tarif edilir. İnsanın sosyal yönü itibarıyla toplumsal ilişkilerinde erdemli davranışlar sergilemesinin, ahlakını güzelleştirmesiyle mümkün olacağı bilinir.
İnsanı beşer olmaktan çıkarıp eşref-i mahlûkat vasfına erdiren; âlemlerin Rabbini bilmek, tanımak ve O’na kul olmaktır. İnsanı kulluğun en yüksek makamına çıkaran ise ihsan şuuru içinde Rabbine ibadet etmektir. Yani ibadetini sanki O’nu görüyormuş gibi eda etmektir. Kuluna şahdamarından daha yakın olan Hak Teâlâ (c.c.), bu yakınlığı kullarının da yaşaması ve hissetmesi için kendisine ibadet etmesini ister. Yakınlık sırrına erebilmek için de namazı ve secdeyi emreder. (Alak, 96/19.) Efendimize (s.a.s.) miraçta bahşedilen ve “kab-ı kavseyn” olarak ifade edilen bu kurbiyet sırrı tüm müminlere de namazla ikram edilmiştir.
Günlük hayatta sıklıkla kullandığımız ancak anlamını tam olarak idrak edemediğimiz, gereğince yaşayamadığımız bir kavramdır tevekkül. Dinî bir terim olarak tevekkül, “kişinin sadece Allah’a dayanıp O’na teslim olması, rızkında ve işlerinde Allah’ı kefil bilmesi” demektir. Bu anlamda tevekkül, acziyetin ve başkasına olan ihtiyacın da bir ifadesidir. (Ragıb, el-Müfredat, “vkl” md.; İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, “vkl” md.) Öyle ki insan ne kadar güçlü de olsa, bir şeyin olmasını ne kadar arzu da etse her zaman istediği sonucu elde edememektedir. Zira her şeyi yaratan, dilediğine bol dilediğine ise az veren bir yaratıcı vardır. (İsra, 17/30.) Ve insan Allah’a muhtaçtır. (Fatır, 35/15.)
İslam’da iman, ibadet, muamelat ve ahlak iç içedir. Kalplere yerleşen iman müminin hayatında ibadetlerle şekillenir, bireysel ve sosyal hayatta hak, adalet, doğruluk ve ihsan ahlakı olarak hükmünü icra eder. Aynı durum iş ve ticaret hayatının bütün alanlarında da söz konusudur.
Derler ki Doğu anlatır, Batı gösterir. Masallar, destanlar, hikâyeler Doğu’nun defterine yazılmıştır. Sözlü kültür Doğu’nun bağrında pişmiş, köy odalarından, nine dizinde anlatılan masallara kadar dört bir yana sirayet etmiştir. Her bir hikâye insanlığın o büyük hikâyesine eklenerek, dilden dile çoğalarak, büyüyüp serpilerek nesilden nesile aktarılmıştır.
Mutlu bir aile için “5-S” formülünden bahsedilir. Bunlar; sevgi, saygı, sabır, sorumluluk ve sadakat. Aile fertlerinin huzuru ve mutluluğu açısından bu sayılanlardan her birinin önemi olmakla birlikte sadakatin daha mühim bir konumu bulunmaktadır. Zira sadakat olmadığı zaman diğerlerinin de çok bir ehemmiyetinin kalmadığı görülmektedir. Örneğin eşler birbirini ne kadar severse sevsin günün birinde bir ihanet/aldatma durumunda aileyi ayakta tutmak için sevgi kâfi gelmeyebileceği gibi taraflar arasında saygı da kalmayacaktır. Dolayısıyla mutlu bir aile için olmazsa olmazların başında şüphesiz ki sadakat gelmektedir.
Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre, Resulüllah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Her çocuk ancak fıtrat üzere dünyaya getirilir. Bundan sonra annesi babası (Yahudi ise) onu Yahudi yapar, (Hristiyan ise) onu Hristiyan yapar, (Mecusi ise) Mecusi yapar. Nitekim kusursuz doğan bir hayvan yavrusunda siz kulağı, burnu, ayağı kesik olanını hiç görüyor musunuz? Bundan sonra Ebu Hureyre şu ayeti okudu: “Sen yüzünü, Allah’ı birleyici olarak doğruca dine çevir; Allah’ın yaratma yasasına (uygun olan dine dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rûm, 30/30; Mâlik b. Enes, I, 241; Ahmed b. Hanbel, II, 275; el-Buhârî, I, 456; IV, 1792; Müslim, IV, 2047; İbn Hibbân, I. 336- 337, 339–341)
Hz. Peygamber (s.a.s.) sevgi insanıdır, kalbi bütün mahlûkata karşı muhabbetle doludur. Onun gözünde insanlar arasında sevgiye, şefkate en layık olanlar çocuklardır. “Kimin çocuğu varsa, onunla çocuklaşsın.” buyuran Hz. Muhammed (s.a.s.), çocuk terbiyesi konusunda insanlığa sunulmuş en güzel rol modeldir. Hz. Peygamber’in (s.a.s), üç oğlu küçük yaşta vefat etmiştir. Onun çocuklarla ilgili hatıraları daha çok torunları Hasan ve Hüseyin ile bazı sahabilerin çocuklarına aittir. Efendimizin çocuklara olan düşkünlüğünü bilen sahabe, doğan çocuklarını ona haber vermiş; isim koyması, dua etmesi ve sevmesi için çocuklarını onun ellerine teslim etmişlerdir.
Genç sahabilerden biri olan Numan b. Beşir şöyle anlatmaktadır: “Babam malının bir kısmını bana bağışladı. Fakat annem, ‘Bu bağışına Allah Resulü’nü şahit tutmadıkça ben razı olmam.’ dedi. Bunun üzerine babam bu bağışa tanıklık etmesi için benimle birlikte Hz. Peygamberin yanına gitti. Hz. Peygamber (s.a.s.), ‘Bundan başka çocuğun var mı?’ dedi. Babam ‘Evet.’ diye cevap verdi. Bu sefer Allah Resulü ‘Hepsine buna yaptığın kadar bağışta bulundun mu?’ diye sordu. Babam ‘Hayır.’ cevabını verince Allah Resulü (s.a.s) şöyle buyurdu: ‘Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adaletli olun.’ (Başka rivayete göre: ‘O hâlde beni şahit tutma! Zira ben adaletsiz bir şeye tanıklık yapmam.’ Bir başka rivayette ise: ‘Zulmüne beni şahit tutma!’ diye buyurmuştur.) Bunun üzerine babam yaptığı bağıştan vazgeçti.” (Müslim, Hibe, 13-16.)
Din, dünya hayatında insanın kendisiyle, Rabbiyle ve bütün mahlûkatla olan iletişimini düzenleyen ilahi kurallar bütünüdür. İnsanın hem dünyada hem de ahirette mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmesini amaçlamayan bu ilahi kuralları üç başlık altında toplamak mümkündür: iman, ibadet ve ahlak. Aralarında kopmaz bir bağ bulunan bu üç başlığa dair dinin pek çok emir, yasak ve tavsiyeleri bulunmaktadır. Özellikle de iman ve ibadetin pratik bir sonucu olan ahlak, dinin özünü teşkil etmektedir. Nitekim “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Muvattâ, Husnü’l Huluk, 8; Müsned, XIV/513) hadisinde, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gönderiliş gayesi olarak ahlaka vurgu yapılmaktadır.
Kötülüklerden alıkoyan namaz, tam bir huşu ile okunanları tedebbür ederek; farzları, vacipleri, sünnetleri ile en güzel şekilde kılınan namazdır. Bu takdirde namaz mümine Allah’ı, O’nun azamet ve celalini, huzurunda durduğunu, gözetimi ve denetimi altında olduğunu hatırlatır. Bu bilinç onun âleminde haşyet duygusunu uyandırır, sözlerine ve davranışlarına yansır, hâlini ıslah eder. Nitekim namazın kötülüklerden alıkoymasının gerekçesi şöyle ifade edilmiştir: “Allah’ı zikretmek elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür.” (İbn Aşur, a.g.e. XX, 260.) Tercih edilen yoruma göre zikirden murat namazdır. Zira namaz, Kur’an’da zikir olarak da isimlendirilmiştir. (Cuma, 62/9.) Buna göre namaz ibadetlerin en büyüğüdür. Çünkü onda Allah’ı zikir vardır. İçerisinde zikir olduğu için namaz diğer ibadetlerden üstün tutulmuştur. Onun zikir ile isimlendirilmesi, iyilikleri tercih etme, kötülüklerden uzaklaşma noktasında zikrin temel bir esas olmasından dolayıdır. (Beydavi, Envaru’t-Tenzil, IV, 196.) Nitekim Yüce Allah, “Beni zikretmek için namaz kıl!” buyurmuştur. (Taha, 20/14.)
Bir bütün olarak evren ve içindekiler; insan ve sahip olduğu her şey Yüce Allah’ın birer ayetidir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, ayetlerini indirdiğini, bu ayetlerin açık seçik olduğunu, bunlara inanmamız ve üzerlerinde düşünmemiz gerektiğini ifade etmektedir. (Bakara, 2/61, 73, 99, 118, 129, 151, 164, 219, 221, 242, 266; Âl-i İmran, 3/11, 19, 70, 97, 98, 103, 118; Enam, 6/65, 97, 105, 118, 126; Araf, 7/26, 32, 58, 174, 176; Tevbe, 9/11.) Bu ayetlerin bir kısmı hüküm bildiren ilahi buyruklardır. Elbette anlamak ve uygulamak için bunlar üzerinde de tefekkür etmemiz gereklidir. Diğer bir grup ayet ise Yüce Allah’ın özellikle üzerinde düşünüp ibret almamızı istediği ayetlerdir. İşte bizim burada ele almak istediğimiz ayetler bunlardır. Bu anlamda Yüce Allah’ın Kur’an’da “ayet” olarak adlandırdığı ve aynı zamanda varlığının da delili sayıp üzerinde düşünmemizi, ibret almamızı ve ders çıkarmamızı istediği pek çok ayet/alamet vardır. Örnek olarak şu ayetlere bakılabilir: Bakara, 2/164; Âl-i İmran, 3/190; Enam, 6/99; Yunus, 10/67; Rad, 13/3-4; Hicr, 15/74; Nahl, 16/79; Taha, 20/54; Şura, 42/33; Casiye, 45/4. Bu ayetlerde anlatılan ve üzerinde düşünmemiz istenilen bazı hususlar şunlardır:
Kur’an’da Yüce Allah, kendisinden başka bir varlığa kulluktan sakınmaya, istiğfar ve tövbe etmeye davet etmektedir. Çünkü tevhit, dinin temelidir; istiğfar ve tövbenin sıhhati de tevhide bağlıdır. Tevhide tabi olduktan sonra onu istiğfar ve tövbe ile tamamlayan kullardan bahseden bu ayetlerden biri şöyledir: “Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da O’na tövbe edin ki sizi belirlenmiş bir süreye (ömrünüzün sonuna) kadar güzel bir şekilde yararlandırsın ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum.” (Hud, 11/3.)
“O gençler mağaraya sığınmışlar ve ‘Rabbimiz bize katından rahmet gönder ve bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster!’ demişlerdi.” (Kehf, 18/10) Kıssa “O gençler mağaraya sığındıkları zaman…” diye başlar. Allah’a iman eden bir grup genç, içinde yaşadıkları putperest toplumun inançlarını reddederek “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir; O’ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız.” (Kehf, 18/14) sözlerini yüksek sesle dile getirmekten çekinmezler. Hakkı gördükten sonra yanlışa boyun eğmekten kaçındıkları için suçlu kabul edilirler. Şirke dayalı inanç sistemine bağlı topluluklarda Allah’ın birliğine/tevhide inanmanın karşılığı dışlanmaktır, cezalandırılmaktır. Mümin gençler, öldürülmek ya da dinlerinden döndürülmek korkusuyla yaşadıkları yeri terk ederek bir mağaraya sığınırlar. Ellerini açıp yakardıkları an talepleri Allah’ın kendilerine merhameti ve zalim toplumun kötülüğünden onları kurtarmasıdır.
Maide suresinde Yahudilerin peygamberlerine eziyet ettikleri, onlara kaba davrandıkları: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız.” diyerek atalarının amelleri ile iftihar ettikleri bildirilmiştir. Öte yandan Hz Muhammed (s.a.s.) ve müminlere ettikleri ihanet, kurdukları tuzak ile Allah’ın onların bu tuzaklarına mani oluşu hatırlatılmıştır. Bu suretle Yüce Allah, Yahudilerin isyankârlıklarındaki cüretlerine dikkatleri çekmiştir. Aşağıdaki ayette ise müminlere, onların bu davranışlarının aksine isyandan sakınmalarını, itaate koşmalarını emretmiş; atalarının amelleri ile övünmeyi bırakıp kendi amellerine bakmaya davet etmiştir. (Razi, Tefsir, XI, 348.) Bahsi geçen ayeti kerimenin meali şöyledir: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihat edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 5/35.)
Özellikle ağır musibet dönemlerinde insanların sosyal, psikolojik ve hatta inanç bakımından savrulma yaşadıkları tarihte de görülen bir gerçek. Ara kategoriler olmakla birlikte insanların geneli temelde iki gruba ayrılır böylesi dönemlerde: Birincisi musibeti ve afeti kabullenip çözüm arayanlar, ikincisi ise musibet üzerinden isyan görüntüsü sergileyenler. Birinci grup toplum içinde sorun oluşturmaz esas ikinci gruba bakmak gerekir. Bu kesim musibeti başkalarından bilir, kendi başlarına gelmeyeceğini düşünür, gelince de haksızlık görür ve isyan eder. Günümüzde yaşanılan koronavirüs hadisesi tam da bu tür tavır ve davranışların sergilendiği bir arena görüntüsü vermektedir. Salgın ortamında bilinçli ve sorumlu insanlar çözüm aramaya veya çözümün bir parçası olmaya çalışırken diğer bir kısmı ise sorumluluk almadıkları gibi üretilen çözümü küçük görme yolunu tercih ederler. Bu da musibetin daha fazla büyümesine yol açar.
İsrailoğulları doğru yoldan saptıklarında çeşitli sıkıntılarla cezalandırılmış, bozgunculukları sebebiyle yurtlarını kaybederek dünyanın çeşitli yerlerine dağılmışlardı. Her topluluk gibi onların arasında iyileri kadar kötüleri de vardı. (Araf, 7/168.) Ancak onlardan sonra gelen bir nesilde, kötülük tüm topluma yayılırken iyilik azalmış, gizlenmiş ve mağlup konuma düşmüştü. (Ebu Zehre, Zühratü’t-Tefasir, VI, 2996.) Bu toplum, bir sonraki ayette şöyle tasvir edilmiştir: “Derken, onların ardından yerlerine Kitab’a (Tevrat’a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve ‘(Nasıl olsa) biz bağışlanacağız.’ derlerdi. Kendilerine benzeri bir mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan Kitap’ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri okumamışlar mıydı? Hâlbuki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?” (Araf, 7/169.)
Kafama takıldı hocam, “İnsan insan...” diyoruz da nedir bu insan? Birilerinin dediği gibi karmaşık bilinmez bir meçhul mu, yoksa bedensel arzularının esiri basit bir varlık mı? Uçlarda dolaşmayı seviyoruz, her nedense? Baksanıza, özçekim yapacağım diye kayalık üstüne çıkıp canından olanlara, uçurum kenarından yere çakılanlara, yanardağı merak edip bakayım derken düşüp yananlara… Hocam insanı sordum siz bizi uçurumun kenarına getirdiniz. Uçlarda dolaşmak, uçurumun kenarında gezinmektir. Neymiş? Heyecan! Sevsinler sizi. Canınız bu kadar mı kıymetsiz? Her şeyin normali güzel. Uçlar ve uçurumlar, tehlikeli.
"Bedî’ ismi, örneği ve benzeri bulunmayan bir şeyi icat etmek, ilk olmak, eşsiz ve benzersiz olmak manasındaki bed’ kökünden türemiştir. Rabbimizin ismi olarak, eşsiz bir sanatla, önceden var olan bir malzemeye ihtiyaç duymadan, yoktan var eden demektir. Elmalılı merhumun işaret ettiği gibi buradaki benzersizlik, bir kanun ve mukayeseye, bir formül ve kurala başvurulmadan ilk misalin onunla başlaması demektir. Bu ismin tezahürü ile varlık meydanına çıkan her ne ise ilk örnek, ilk modeldir. Benzerlik ve türdeşlik gibi dayanaklarla üretilen kanunlar ondan sonra husule gelir. Âlimlerimiz Bedî’ isminin Yaratana sıfat olduğu gibi yaratılana da sıfat olabileceği konusunu tartışmışlardır. Mahlûkatın sıfatı olması durumunda mana eşsiz ve benzersiz yaratılan demek olur. Ayrıca ilk yaratma nasıl eşsiz benzersizse sonradan devam eden her yaratma da eşsiz benzersizdir. Birbirinin tamamen aynı olan iki varlık yoktur.
Kafama takıldı hocam, Allah neden Kur’an’da kendisini övüyor ya da bizim övmemizi istiyor? Hâlbuki övmek ve övünmek insanlar arasında iyi görülmez. Övünen insana da iyi gözle bakılmaz. İnsanlar arasında durum buyken neden Allah kendisinin övülmesini istiyor? Hem ilginç hem de “Daha nelerle karşılaşacağız?” dedirten bir soru. Bu soruyu soran, ya işin dalgasında ya önyargılı ya da armutla elmayı birbirine karıştırmış. Ama neticede dolaşımda olan bir soru. Her ne kadar bazıları için dediğiniz geçerli olsa bile bir kısım saf zihinler bu sorulardan etkileniyor. Eh yani, sen de haklısın. Zaten bu soruyu soranların çoğu cevabını merak ettiğinden ya da kafasına takıldığından değil, kafa bulmak veya zihin bulandırmak için soruyor. Hatta bu tipler bırakın cevabı merak etmeyi, verilen cevabı okuma ve anlama zahmetine bile girmezler, düşünme dürüstlüğü göstermezler.
Yangınların her yeri yakıp kavurduğu o dehşetli günlerde bir itfaiye erinin sıcaktan bitap düşmüş kelebeğe elleriyle içirdiği su hepimizin kalbinde merhamet duygularını uyandırdı. Can taşıyan her varlığa şefkat ve muhabbet nazarıyla bakmak merhametin tezahürüdür. Kemal Sayar’ın deyimiyle merhamet, insanın içinde bir yerlerde sönmeye yüz tutan insanlık kandilini yeniden tutuşturan ve insanı en temel hâlde insanlığına geri çağıran bir duygudur. Yani insanı hakiki manada “insanlığı” ile buluşturur merhamet. Bir yudum suyla bile olsa başkasının acısını, ıstırabını dindirmek, bir yaraya merhem olmaktır merhamet.
Dünya, içinde bulunduğumuz yüzyılda büyük bir değişim sürecinin sancılarını yaşamaktadır. Bilgi merkezli şekillenen ve bilgiyi kutsayan bu çağın tanımlanmasında öne çıkan kavram ise teknolojidir. Hayatı önemli ölçüde kolaylaştıran bir unsur olarak teknoloji, bireyden topluma, aileden devlete, sanattan ekonomiye, eğitimden sağlığa kadar pek çok alanda devrim niteliği taşıyan dönüşümlerin zeminini oluşturmaktadır. İnsanların ihtiyaçlarını gidermek üzere ortaya konan her bir teknolojik yenilik, beraberinde daha ileri teknolojileri yeni bir ihtiyaç olarak gündeme taşımaktadır.
Oruca tutunmak, tertemiz öze dönüştür, araya giren engelleri kaldırıp fıtrata tutunuştur. Oruç bir nevi, insanın insanlığına tutunması, gözüne inen perdeleri sıyırıp hemcinsleriyle aynı şuurda buluşması, insanlık ailesinin ortak sevinç ve kederlerinden haberdar olup iyiliğe sarılmasıdır. Her maddi varlığın giderek yokluğa karıştığı şu dünyada, oruç ayı her yıl bize gelerek aczimizi ve faniliğimizi hatırlatır, ölümün bulunmadığı bir hayatın ve sonsuz saadetin ufuklarını gösterir.
İnsanoğlu dünyada başıboş bırakılmamış, gününü gün edip arzularına tabi olarak bir ömür sürsün diye yaratılmamıştır. Emaneti sahibine teslim edeceği ana kadar Allah’ın emir ve yasaklarına göre ölçülü ve dengeli bir hayat sürmekle mükelleftir. Cenab-ı Hak, bazı şeylerin kesinlikle yapılmasını emrederken bazı şeylerden de kesinlikle uzak durmamızı ister. Hadisimiz, haram ve mekruh kategorisinde yer alan üç günaha dikkat çekmekte ve bu örnekler ışığında davranışlarımızı yeniden gözden geçirmemizi istemektedir. Cahiliye Dönemi’nde kadınlar, ekonomik bakımdan ailenin sırtına yük, kabile savaşlarında esir edilirse ailesinin şerefine sürülen bir leke olarak görüldüğünden horlanıp aşağılanır, erkeklere gösterilen hürmet ve saygı onlara gösterilmezdi. Hadisimizde, sakınılması gereken ilk iki davranışın kadınlarla ilgili olması, savunmasız bir kız çocuğu ya da yetişkin bir birey olarak kadının, haklarına dikkat edilmesi gereken saygın bir varlık olduğuna işaret etmektedir.
İnsan için hayat, bir arayış yolculuğudur. Hayatın ve ölümün anlamını bulmak ömür boyu süren bir arayıştır. Gelenlerin ve gidenlerin eksik olmadığı hayatta neden burada olduğumuz ve niçin yaratıldığımız sorusu, aradığımız anlama bizi ulaştıracak en elzem sorudur. Bazen göz ardı ederek ötelesek de insanoğlunun derinlerinde cevabını bekleyen bir soru olarak durur. Cevabın peşine düşmek zora talip olmaktır. Bu yüzden insan zordan kaçar, aslında bu kendisinden kaçıştır. Ancak kendilerine bu zor soruyu sorup cevabın ardına düşenler, sabır ve sebatla arayanlar, onu mutlaka bulurlar.
Yetimler, Allah’ın müminlere emanetidir. Kur’an-ı Kerim, müminlere tüm yaratılmışlara karşı merhametli olmayı, insan onuruna yaraşır şekilde davranmayı emir ve tavsiye ederken özelde de toplumların boynu bükükleri olan yetimleri, Allah’ın birer emaneti olarak müminlerin vicdanına tevdi eder. Onların maddi ihtiyaçlarının giderilmesini, yedirilip içirilmesini, haklarının çiğnenmemesini, sahip oldukları malın muhafaza edilip korunmasını, onlara adil davranılmasını ve ikramda bulunulmasını ısrarla vurgular. Ayetlerde yetimlere dair dile getirilen hususlar, sadece belli bir kesime yönelik ikazlar ve tavsiyeler değil bilakis İslam toplumunun adalet, şefkat ve merhamet anlayışını inşa eden temel yapı taşlarıdır. 4 Aylık Dergi | Kasım 2025 BAŞYAZI Kur’an-ı Kerim, “O seni yetim bulup barındırmadı mı?” (Duha, 93/6.) ayetiyle müminlere, Allah’ın kutlu elçisinin bir yetim olduğunu hatırlatır. “O hâlde sakın yetimi ezme!” (Duha, 93/9.) ikazı ile de yetimlere karşı her türlü ihmalin, küçümseme ve haksız muamelenin ilahi iradeye aykırı bir davranış olduğunu bildirir. Yetime kötü davranmayı, onu küçük görmeyi ve onun kalbini kırmayı açık ve keskin bir şekilde yasaklamakla kalmaz, ona karşı nazik bir dili, koruyucu bir tutumu da emreder. Böyle davrananları hakkın ve erdemin yanında olanlar şeklinde tanımlar. (Beled, 90/11-18.) Kur’an-ı Kerim, iyi ve itaatkâr kulların özelliklerini zikrederken onların kendi ihtiyaçlarına rağmen yiyeceklerini seve seve yetime, yoksula ve esire yedirdiklerini ve bunu herhangi bir teşekkür ve karşılık beklemeksizin sırf Allah rızası için yaptıklarını dile getirir. (İnsan, 76/8-9.)
3 Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, esasen uzun tarihsel köklerden beslenen bir müessesenin, modern Cumhuriyet’le birlikte yeniden şekillenmesinin bir tezahürüdür. Bugün yeni yüzyılın ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenmiş bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı, hiyerarşik olarak Cumhurbaşkanlığına bağlı bir devlet kurumudur. Asli misyonu, çağın ve toplumun dinî ihtiyaçlarını Kur’an, sünnet, akıl ve vicdanın rehberliğinde, İslam kültür ve medeniyetinin zengin bilgi mirası eşliğinde temel kaynaklara dayalı doğru ve güncel bilgiyle karşılamak, İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek olan Diyanet İşleri Başkanlığı, kurulduğu günden bu yana üstlendiği bu misyonu geliştirdiği hizmet, plan, politika ve stratejiler çerçevesinde yerine getirme azim ve kararlılığını geçmişte olduğu gibi bugün de sürdürmektedir.
Bilişim teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak görsel ve işitsel veri bombardımanının tam ortasında kalan günümüz insanının, kendisiyle ve hakikatle yüzleşme hususunda ciddi zorlukları bulunmaktadır. Dijital dünyanın yaldızlı görüngüleriyle efsunlanmışçasına gün boyu yoğun ve maksatlı uyarıcıların tahripkâr rüzgârıyla oradan buraya savrulup dururken özellikle eşyanın hakikatini idrak noktasında önemli bir zafiyet yaşamaktadır. Emperyalist bir arka planı bulunan popüler kültürün hükmettiği hayatların rol model addedildiği bir çağa tanıklık ediyoruz. Baskın karakteri ve konjonktürel gücüyle popüler kültür, bireysel, toplumsal ve küresel huzur için yalnız araç olması gereken eşyayı yerinden ederek veya dönüştürerek âdeta hayatın amacı hâline getirmektedir.
Putperest Araplar, “Eyvah! Sonumuz ne olacak? Keşke Hz. Muhammed’e ve ümmetine bu kadar eziyet etmiş olmasaydık.” diye korku içinde, Mekke sokaklarında bir o yana bir bu yana kaçışıyorlardı… Bilmiyorlardı ki Rahmet Peygamberi onları bile affedecekti. Fetih günü, nihayet gelip çatmıştı. Yıllarca kibirlerinin gölgesinde insanlara tepeden bakan, Hübel’i tanrı edinmiş dinsizler, hakikat karşısında kör ve vahyin çağrısına nasıl da sağırdılar. Hırs, iktidar ve tutkunun pençesinde, beşerî benliklerini yitirmiş hâlde Kur’an’ın, “Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lat’ı, Uzza’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menat’ı?” (Necm, 53/19-20.)
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhari, İlim, 11 [69]; Müslim, Cihad, 8 [1734].)
"Asırları aşan nasihatlerin sahibi olan Göktürkler, VI. asır ile VIII. asır arasında hüküm sürmüşlerdir. Bilindiği üzere VI. asrın ilk yıllarında Türk devletinin başında Avarlar bulunmaktaydı fakat 552 tarihinde Bumin Kağan, Avar idaresine son vererek Göktürk hanedanının önünü açtı. Büyük kağanlığın asıl merkezi olan doğu kısmıydı, batı kısmı ise doğuya bağlı bir kağanlık olarak idare edilmekteydi. Avarların idaresine son veren Bumin Kağan’ın kardeşi İstemi Kağan 576 yılına kadar batı kısmının kağanı olarak görev yaptı.
"Bir şehre gittiğinizde en çok hangi mekânlar ilginizi çeker? Kütüphaneler, müzeler, saraylar, köşkler… Peki ya mezarlıklar? Kimilerinin yanlarından geçerken duyduğu ürpertiye rağmen bir şehir hakkında bilgi alınabilecek en özel mekânlardır mezarlıklar. Birer açık hava müzesi ya da şehir kütüphanesidir diyebiliriz onlar için. O şehirde yaşamış yüzlerce, binlerce insanı dil içinde barındırabilen ve kabrin sahibine göre şekil alarak onu çağlar ötesine taşıyabilen. Bu sebeple İlber Ortaylı mezarlıkları “Bir toplumun uygarlık düzeyini gösteren, rengini en iyi anlatan yerler.” olarak tanımlar ve şöyle devam eder: “Osmanlı mezarlıkları insanı âdeta sessiz, hüzünlü ama sıcak bir tebessümle karşılar.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bir şeyi vaat edip yapmamayı münafıklığın alametlerinden saydığını (Buhari, “İman, 24; Müslim, İman. 107-108.) hatırlamak kâfidir. Vefa, vadinden dönmeme manasına geldiği gibi kişiler arasında önceden var olan sevgi ve samimiyetin devam ettirilmesini (sadakat) de gerektirir. Tasavvuf ilminde ise vefa ruhu gafletten uyandırmak, zihni dünya ile meşgul etmemek ve ezelde Allah Teâlâ’ya verilen söze bağlı kalmak gibi manalara gelmektedir. (S. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 1995, s.562.) Başta Hz. Peygamber’in hayatı olmak üzere İslam tarihinde sevgi ve kardeşlik duygularıyla dopdolu göz yaşartıcı nice vefa sahneleri yaşanmış, bunlardan edebî metinlere yansıyanlar da olmuştur.
"Abbas Yolcu “Şule” mahlası ile şiirler yazmış olan Abbas Hoca, şairliği kadar zenginliği ve gezginliği ile de meşhur biriymiş. Azerbaycan ve İran’ın pek çok yerini gezmiş; Hindistan’ı, Arabistan’ı, Mısır’ı ve Kafkasya’yı görmüş. Gittiği her yerde, tatlı dili, hoş sohbetiyle çok sevilirmiş. Bu nedenle, her nereye gitse “Aman gitme, biraz daha kal.” diye ısrarla karşılaşırmış. Buna karşılık Abbas Hoca, “Yok efendiler, Allah razı olsun. Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz.” der ve heybesini omuzladığı gibi başka bir memlekete gitmek üzere yola koyulurmuş.
"Adalet, merhamet ve yönetim kavramlarının ustalıkla nakış nakış işlendiği örgüdür siyasetnameler… Arapça “siyaset” ve Farsça “mektup”, risale anlamına gelen “name” kelimelerinden türetilmiştir. Geçmişten günümüze her dönemde, yöneticilerden adil ve merhametli olmaları beklenmiştir. Kimi zaman adaletli yöneticiler ve yönetimler halkı memnun ve mutlu etmişken kimi zaman zulüm kol gezmiştir. Bu bağlamda ilim ve devlet adamları yöneticilere, iyi bir hükümdarın nasıl olması gerektiği hakkında tavsiyelerde bulunmuşlardır. Böylece devlet yönetimi ile ilgili öğütler vermek amacıyla siyasetname geleneği oluşmuştur. Siyasetname denilince akla ilk gelen isim ise şüphesiz Nizamülmülk’tür.
Aile, aileyi oluşturan bireylerin hepsinin duygu, düşünce ve davranışlarından oluşan bir sistemdir. Aile sistemi içinde bireyler; duygu, düşünce ve davranışları ile sürekli olarak olumlu ya da olumsuz yönde birbirlerini etkilerler. Aile, zaman içinde sürekli değişen aktif bir yapıdır. Dolayısıyla yaşamının bir döneminde sağlıklı olan bir ailenin ömür boyu sağlıklı olacağını ya da bir dönemde sağlıksız olan bir ailenin sürekli sağlıksız kalacağını söyleyemeyiz. Ailelerin sağlıklılık durumları, farklı dönemlerde değişiklik gösterebilmektedir. Sağlıklı aile yapısını devam ettirebilmek için aileyi oluşturan tüm bireylerin devamlı olarak çaba göstermesi gerekir. Araştırmalar, sağlıklı ailelerin birçok kültürde bazı ortak özellikleri olduğunu göstermiştir. Bu özellikleri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:
“Allah’ın kadın kullarının Allah’ın mescitlerine gelmelerine engel olmayın.” (Müslim, Salât, 136) Türlü işkence ve eziyetlerle geçen on üç yılın ardından Medine’ye hicret vakti geldiğinde Allah Resulü (s.a.s) ile birlikte, ona inanan, İslam ile şereflenmiş, evli bekâr, genç yaşlı Mekkeli kadınlar da gönüllü olarak yurtlarını ve ailelerini geride bırakıp inançları uğruna bu kutlu yolculuğa katıldılar. Bu öyle bir inanmışlık ve teslimiyetle yapılan bir hicrettir ki yol boyunca yaşanan onca sıkıntı dahi bu inanan hanımları yollarından çevirememiştir. Ümmü İshak, bu mübarek yolculukta kardeşini kaybetmiş (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, VII), Ümmü Eymen bu yolu yürüyerek tamamlamış (İbnü’l Cevzi, Sıfatu’s- safve II), Esmâ ise yolda Abdullah b. Zübeyri doğurmuştu (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, VII).
“(Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûra (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.” (Şûrâ, 42/36-39) Ayet-i kerimede sonsuz mükâfat ile müjdelenen müminlerin özellikleri arasında “aralarında istişare etmeleri” de sayılıyor. Yine biliyoruz ki Peygamber Efendimiz (s.a.s.), hayatı boyunca danışmaya, fikir almaya büyük önem vermiş; vahyin sınırları dışında kalan her meselede değişik yaş ve konumdaki insanların düşüncelerine başvurmuştur. Bugüne baktığımızda beşerî ilişkiler daha karmaşık bir hâlde bulunduğu için istişareye çok daha fazla ihtiyacımız olduğunu görüyoruz. Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki bizi en çok yoran ilmî, siyasi, ticari ve özellikle ailevi meselelerde istişare mekanizmasını hayata geçirmemiz işimizi kolaylaştıracak, yolumuzu açacaktır.
"Bir horoz, ayaklarının üzerinde gerinerek uzun uzun öttü. Mürdüm eriklerinin yeni açmış pembe beyaz çiçekleri arasından inceden bir rüzgâr esti. Henüz yeşeren kavak dalları birbirine değerek hışırdadı. Bir kuzu meleyişi duyuldu uzaklardan. Kuzine sobanın içindeki meşe odunu çatırdadı. Sobanın karşısında uzanan sarı kedi tatlı tatlı gerindi ve yavaşça yerinden kalktı. Tabiat uyanıyor, usul usul bahar geliyordu. Yatağında yatan yaşlı kadın doğrulmak istedi ama kilitlenmiş gibi duran bedenini oynatamadı. Romatizmalı dizleri, artık her isteğini yerine getiremiyordu. Bir de karnında dolaşan bir ağrı, huzurunu kaçırıyordu.
"“Kitaplardan önce kendimizi okumaya çalışalım.” Mevlana Celaleddin Rumi İnsanın hayat yolculuğu, bir ölçüde kendini tanıma veya tanımaya çalışma yolculuğudur. Bu yolculuğun önündeki en önemli engellerden biri de yabancılaşmadır. Yabancılaşma, kişinin davranışlarının beklentileri ve istekleri ile örtüşmemesi ve farklı davranış sergilemesidir. Bu süreçte kişi hayatına yön verememekte, kendini yalnız, çevreye karşı ilgisiz ve güvensiz hissetmekte, diğer insanlardan uzaklaşmakta, hayatı anlamsız bulmakta, birtakım duygu ve düşüncelere kapılmaktadır.
Bütün dünya Covid-19 küresel salgınıyla (pandemi) perişan durumda. Başta ABD olmak üzere hemen her ülkede korku, şaşkınlık ve çaresizlik hâkim. İnsanlar bilim ve teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği, liberal kapitalizmin zaferini ilan ettiği, haz ve hız endeksli tüketim kültürünün kutsandığı bir dünyada, Covid-19 küresel salgınını hem anlamaya hem bununla başa çıkmaya hem de bundan anlam devşirmeye gayret ediyor. Bu kapsamda “ne”, “neden” ve “niçin” sorularına cevap aranıyor sıklıkla. Anlamak ve anlamlandırmak hem kontrol duygusu verir insana hem de geleceği yordamayı kolaylaştırır. (J. C. Deschamps, Attribution et Explication. In: J.-C. Deschamps, A. Clemens (Ed.) L’Attribution Causalité et Explicationau Quotidién (pp. 247-265). Paris, Delachaux et Niestle, 1990, s. 250.) Şayet kontrol ve yordama gerçekleşmezse belirsizlik artar, bu da insanların kaygı ve endişe düzeyini yükseltir. (A. S. Arkonaç, Sosyal Psikoloji, İstanbul, Alfa Basım-Yayım Dağıtım, 1998, s. 124.)
Belli bir süre yaşamak üzere dünyaya gönderilmiş olan insan için hayat zamanla sınırlıdır. Bu yüzden insanın en önemli sermayesidir zaman. Bu sermaye, ebedî hayat olan ahireti kazanmak için insana verilmiştir. Zira Yüce Allah, hayatı ve ölümü insanları sınamak, amellerini değerlendirmek için yaratmıştır (Mülk, 67/2). Doğumla başlayıp ölümle nihayet bulan dünya yolculuğunda insan için son durak ahiret hayatıdır. Bu yolculuğun hiç şüphesiz en önemli kesitini dünya hayatı teşkil etmektedir. Öyle ki dünyanın süsü, güzelliği, türlü cazibesi insanın hayatta nasıl bir duruş sergileyeceğini belirleyen unsurlardır. İnsanın dünyaya verdiği değer, hayata yüklediği anlam bu duruşun en önemli belirleyicisidir. İman ve istikamet üzere yaşayan bir mümin, hayat sermayesini en iyi şekilde kullanmış ve ahiretini kazanmış olacaktır. Dünyada iman ve istikametten uzak bir hayat süren insan ise bu sermayeyi ziyan etmiştir.
Modern zaman insanı, yaşadığımız bu çağda savaşlara, göçlere, açlık, susuzluk çeken insan görüntülerine ve daha birçok olumsuz duruma şahit oldu. Ve şimdilerde ise zengin fakir, gelişmiş gelişmemiş ayırt etmeksizin herkesi eşitleyen Covid-19 ile mücadele ediyor. İnsanı sosyolojik ve psikolojik olarak değiştiren ve dönüştüren bu salgın, belleğimize kolay kolay silinmeyecek hatıralardan bir yenisini daha ekledi.
Kur’an-ı Kerim’de ilme işaret eden 750 civarında ayet bulunmaktadır. Bu ayetlere bütüncül olarak bakıldığında zaman zaman ve farklı kalıplarla her ne kadar insanlar tarafından elde edilen bilgilere işaret edilse de ilim kelimesi isim olarak kullanıldığında zannın zıttı, her türlü şüpheden arınmış, sağlam ve kesin bilgi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak buradaki ilmin sağlamlığını ve kesinliğini sağlayan kaynak, bizzat vahyin kendisidir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. İlhan Kutluer, “İlim”, DİA, İstanbul, 2000, XXII, 109-114; Musa Bilgiz, Kur’an’da Bilgi, İstanbul, 2003.)
22 Temmuz 1999 tarihinde, Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun’a eklenen 3. madde ile Kur’an kurslarındaki yaygın eğitime yaş kotası getirilmişti. Bu kota, eğitimde fırsat eşitliğinde bir engeli ifade etmekteydi. Bu aynı zamanda öğrenmenin en kolay ve etkili olacağı çocukluk döneminde neslimizin din eğitiminden uzak kalması demekti. Yapılan bu değişiklikle birlikte Başkanlığımız Kur’an kurslarına devam eden öğrencilerin büyük çoğunluğunu yetişkin ev hanımları oluşturuyordu. Onların da önemli bir kısmının okul öncesi yaş grubunda çocuk sahibi olması, çocuklarının din eğitimi ihtiyacının karşılanmasına yönelik müftülüklere ve Başkanlığımıza müracaatta bulunmaları hukuki engelin kaldırılmasına yönelik ciddi adımların atılmasına vesile olmuştur.
Dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov ile Deep Blue bilgisayarının satranç turnuvasını hatırlayanlar olacaktır. Yapay zekânın ve ilk bilgisayarların ortaya çıkmasından beri, bu dev bilgisayar beyinlerinin performansını insan zihniyle karşılaştırma eğilimi bilgisayar bilimcilerin gündemindeydi. Bu nedenle bilgisayarların hesaplama yeteneklerini test etmenin bir yolu olarak satranç oyunu revaçtaydı. Dünyanın önde gelen bir bilgisayar şirketi tarafından bu trendin sonucu olarak bir insan ile satranç oynayabilecek şekilde bir bilgisayar geliştirildi: Deep Blue. 1996 yılında ilk kez Kasparov ile Deep Blue karşı karşıya geldi. Maçın sonunda insan zekâsı, makine zekâsına üstün gelmiş ve maç Kasparov tarafından kazanılmıştı. Ancak şirket, bilgisayarın kapasitesini geliştirdi ve bir saniyede 200 milyon olası hamleyi hesaplayabilmesini sağladı. Ardından insan ile makine arasındaki satranç oyunu yinelendi. Tarihler 11 Mayıs 1997’yi gösterdiğinde birkaç gün süren bir mücadele sergilendi ve dünya genelinde kitlesel medya kuruluşları da bu kıyasıya mücadeleyi yayınladı. Çünkü insan zekâsı, makine zekâsına karşı yarışıyordu. Nihayetinde, dünyada merakla takip edilen bu maçı Deep Blue bilgisayarı kazandı. (https://www.ibm.com/ibm/history/ibm100/us/en/icons/deepblue/) Böylelikle dünya tarihinde ilk kez yapay zekâ ile programlanmış bir makine insan zekâsını yeniyordu.
İşe gitmek için erkenden kalktım. Durağa doğru hızlı hızlı yürümeye başladım. Bir hukuk firmasında çalışıyorum. Zorlukları var ama işimi seviyorum. Aslında küçük yaşlardan itibaren resim merakım vardı. Lise yıllarında bu merak gelişip serpilmişti. Epey ustaca tablolara imza atar olmuştum. Hatta resim öğretmenimiz ve okul müdürümüzün teşvikiyle belediyenin kültür merkezinde bir sergi bile açmıştım. Bizimkiler resim yapmama hiç karışmadılar, “Derslerini aksatma da yavrum…” Hep söyledikleri buydu; bütün notlarım çok iyiydi. Derslerimi aksatmadan ama resim sevgimden de vazgeçmeden liseyi bitirdim. Üniversite sınavına hazırlanırken dahi stresimi tuvalin karşısında attım diyebilirim.
Hikâyeyi biliyorsunuz. Zamanın birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı; bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş, başkalarına sormaya karar vermiş. Köy köy, kasaba kasaba dolaşmış, lakin aldığı cevapların hiçbiri onu tatmin etmemiş. Zaman öylece akıp gitmiş, tam umudunu kaybettiği sırada birisi karşıki dağları göstererek, orada yaşlı bir bilgenin yaşadığını ve onun bilebileceğini söylemiş. Uzatmayalım, adam bilgenin yanına gelince, ona hayatın anlamının ne olduğunu sormuş. Bilge bunu hemen cevaplamayacağını söyleyerek eline bir kaşık vermiş ve kaşığı silme zeytinyağı ile doldurmuş. “Şimdi bahçeye çık, bir tur at ve tekrar buraya gel; yalnız dikkat et kaşıktaki yağ eksilmesin. Bir damla bile eksilirse kaybedersin.” demiş. Adam bahçeyi turlayıp geri geldiğinde Bilge ona bahçeyi nasıl bulduğunu sormuş. Adam, kaşıktaki yağa bakmaktan bahçeye bakamadığını söylemiş mahcubiyetle. “Öyleyse.” demiş Bilge, “Şimdi tekrar çık ve bahçeye dikkat et.” Adam söyleneni yapmış, bahçeyi gezmiş. Bahçe büyüleyici güzellikteymiş. Adam tekrar Bilge’nin huzuruna gelmiş. Bilge’ye gördüklerini keyifli bir şekilde anlatmış. Bilge kaşıktaki yağı sormuş. Adam etrafa bakarken kaşıktaki yağı unutmuş ve hepsi dökülmüş. Bilge şu cevabı vermiş ona: “Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Sadece bir noktayı görürsen hayatın akıp gider sen farkına varmazsın. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin ortasında hayatı yaşarsın; akıp giden zaman anlam kazanır. Hayatın anlamı senin bakışında gizlidir. Hayatın anlamı kaşıktaki yağı unutmadan ona bakabilmektir.”
“Çağımız insanının önündeki en büyük meydan okuma nedir?” diye sorulsa, cevabınız ne olurdu? Siz düşünedurun. Ben, elindeki anlam yapılarının topyekûn yitmesi derdim. Çağımızın insanı kazanmanın, harcamanın, tüketmenin, haz almanın ardından koşarken sahip olduğu en temel insani ve ahlaki değerlerinden teker teker vazgeçiyor. Bunu su almakta olan hazine yüklü bir geminin, batmamak için yüklerini birer birer denize atmasına benzetebiliriz. Gemi tabanından delinmişse, yükleri atmak nafiledir; gemi eninde sonunda batacaktır. Dış dünyanın güçlü, etkili dönüştürücüleri ile anlam haritasının temel unsurları ve işaretleri giderek silikleşen “modern” insan da nihayette değerlerinden sıyrılıp bir boş kozaya dönüşüp artık “vazgeçilmez” şeylerinin olmadığını anladığında iş işten geçmiş olacaktır. Geriye kalanlar ise sönmüş bir bilinç, çökmüş bir zihin, tükenmiş bir irade, kendinden uzağa düşmüş bir kişilik, cendereye sıkışmış bir kalp ve bunalmış bir ruhtur. Bu trajik durum, yitik anlam haritalarının tek kalemlik ağır faturasıdır.
"Batılı popüler kültürün her vesileyle pompaladığı sözde mükemmel insan tipi çok imrenilesi özellikleriyle göz kamaştırır (!). Bu ideal tip aklınıza gelebilecek biyolojik, fizyolojik, fikrî, zihnî, hissî, ahlaki sıfatların tamamını şahsında toplamış evrensel bir mükemmeliyet abidesi olarak reklam edilir. Olumlu sıfatları say say bitmez, hani sırf karizma doğmuş desek abartmış olmayız. Her şeyden önce standart, evrensel dili konuşur: İngilizce; olmazsa Fransızca! Dahası, bu nadir varlık (!) beyaz tenlidir; kentli, bireyci, ilerlemeci ve hümanisttir. Kibar ve medeni tarzına yaraşır biçimde rasyonel, seküler ve liberaldir.
Yüce Allah’ın, Hz. Musa’nın kavmine girmesini emrettiği, Davud peygamberin fethettiği, Süleyman peygamberin şekillendirdiği; Hz. İsa’nın göğe, Hz. Muhammed’in miraca yükseldiği bu kutlu şehirle bağımız hem dinî hem de millî olarak öyle güçlü ki… Tarih öncesi dönemlerden beri el değiştirerek varlığını koruyan Kudüs şehri, Hz. Ömer döneminde fethedilen Suriye toprakları ile birlikte İslam topraklarına katılmıştır. Emeviler, Abbasiler, Eyyubiler, Memlükler ve en son Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde miladi 638’den 1917 yılına kadar (Haçlı Seferleri’nin işgalindeki seksen sekiz yıl hariç) huzur ve selamet yurdu olarak kutsallığını korumuştur.
XVI. asır, İslam dünyasının hâkimiyetinin Akdeniz sularında zirveleştiği bir dönemdi. Midillili bir sipahinin çocukları olan atılgan Türk denizcileri Oruç ve Hızır Reis kardeşler, başta İspanyollar olmak üzere diğer Batılı krallıklara bu denizi âdeta dar etmişlerdi. Ama faaliyetleri sadece denizde değildi. Bugün Kuzey Afrika olarak bildiğimiz ve bilindik ismiyle Mağrip denilen bölgenin de talihini değiştirmişlerdi. Çünkü İspanya, bölgeye istila kollarını göndermiş ve Cezayir’e yerleşmeye başlamıştı. İşte bu hengâmede hiçbir devlete bağlı olmayan Oruç ve Hızır Reis kardeşlerin komutasındaki deniz akıncıları, İspanyollarla çarpışmış, onları mağlup ederek Cezayir’den çıkarmışlardı. Böylece belki de ikinci bir Endülüs olacak ve Hristiyanlaşacak bir İslam beldesi kurtarılmış oluyordu. Bu gözü pek kardeşler daha sonraki dönemde bir adım daha atacak ve Cezayir’deki yönetimlerini Osmanlı Devleti ile birleştireceklerdi. Böylece hem Cezayir hem de Mağrip bölgesi İslam dünyasının batı ucu olarak güvenceye alınmış olacaktı.
Mehmet Akif'in toplum için sanat anlayışı vardır. Yaptığı her şey toplum içindir. O, düşünceye önem verir, özünde İslam olan bir fikir adamıdır ve bütün ömrünce bunu anlatmıştır. Onda millet ülküsü vardır. Fikirleri, düşünceleri zamanının ilerisindedir. İbret verici sözlerle, satırlarla bizi sarsar; düşünmeye harekete geçmeye yönlendirir. Sanatında, fikirlerinde hep cemiyeti düşünmüştür. O, bir fikir işçisidir. Hür fikirli bir insandır. Fikirlerini, düşüncelerini yazarken veya anlatırken daima tarafsızdır. Hiç kimseden çekinmemiş, inandığı doğru yoldan hiç şaşmadan, hürriyet fikriyle, İslam birliği fikriyle vatanı kurtarmanın, yüceltmenin yolunun çalışmakla olacağı düşüncesiyle yaşamıştır.
O, İstanbul’u çok sevdi çünkü hayranı olduğu Peygamberimizin (s.a.s), fethini müjdelediği şehirdi. Kudüs, onun kalbinin üstüne örtülü bir tül gibiydi çünkü Hz. Muhammed’in miraca yükselişinin yeryüzündeki son basamağıydı. “Konuşmak, su üstüne yazı yazmak gibidir, aslolan yazıdır.” diyen Pakdil, edebiyatı ve dolayısıyla yazmayı sevdi, hayatı boyunca tüm mücadelesini yazarak verdi. Nuri Pakdil’i Necip Tosun’a sorduk.
1492 senesinde İtalyan kaptan Kristof Kolomb’un önderliğindeki Pinta, Nina ve St. Maria isimli üç gemi sakince Amerika kıtasına ulaştı. Aynı sırada bu gemilerden binlerce kilometre uzaklıkta, Afrika’da sakince bir yaşam süren milyonlarca insan, kendileri için yüzyıllarca sürecek acı ve gözyaşı ikliminin başladığından habersizdi. Üç geminin açtığı yoldan yüzlerce gemi yeni kıtaya doğru yola çıktı. Avrupalılar yeni diyara sökün etmeye başladıklarında, sonradan Amerika adını verecekleri bu topraklarda Kızılderililer yaşamaktaydı. Fakat Avrupa’dan gelen beyazların bu toprakları, yüzyıllardır burada yaşayan yerlilerle paylaşma niyetleri yoktu. Öyle de oldu. Avrupalıların, hakkı kuvvette gören anlayışı sonucu dört asrı kapsayan zaman dilimi içerisinde yaklaşık 70 milyon Kızılderili katledildi.
Gazeteci yazar Cihan Aktaş, 15 Ocak 1960 yılında Erzincan’da doğdu. 1977 yılında Beşikdüzü Öğretmen Lisesi, 1982’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Yüksek Okulunu bitirdi. 1997 yılında Gençlik Dergisi tarafından “Yılın Hikâyecisi”, 1995 ve 2002 yıllarında TYB tarafından “Yılın Romancısı” olarak ödüllendirildi. Köşe yazarlığı ile birlikte roman yazarlığı ile de ön plana çıkan Cihan Aktaş, günümüzde çeşitli web sitelerinde makaleler yayımlamaktadır. Öykü, roman ve deneme türlerinde çok sayıda kitabı vardır. Tahran’da üç yıl Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde hocalık yapan yazar, evli ve iki çocuk annesidir.
Değerli Hocam, dinimizin iki temel kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sünnetidir. İman etmiş gönüller için bu iki kaynak ne anlam ifade eder, bize bundan bahseder misiniz? Sorunuzun kendisi işin gövdesi ve özünü anlatmaktadır. İslam bir tevhit inancıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) insanları, paganist/putperest bir toplumu tevhide, tek Allah inancına çağırdı. Bu iman çağrısının peşinden, imanın gereği olan aksiyonu yani dinamizmi uygun gördü. İman teoridir, pratiği ise ibadetlerdir. İman, eyleme dönüşmeli ve o da ancak İslam’la eyleme dönüşür. Bu bakımdan denebilir ki bir insan mümin olur ve fakat Müslüman olmayabilir. Zaten ısrarla şunu da söylüyorum, bir insanın filozof olmasına gerek yok; evini seçebilecek kadar aklı ve zekâsı varsa mutlaka Allah’ın var olduğuna ve bir olduğuna inanır. Zor olan nedir biliyor musunuz? İslam’ı kabul etmektir. Herkes “La ilahe illallah” der de “Muhammedün Resulüllah” demekte sıkıntı çeker. Hz. Muhammed’i Allah’ın elçisi kabul etmek ve ondan sonraki eylemleri yani ibadetleri kabullenmek, daha doğrusu İslam’ın getirdiği emir ve yasaklara uymak; işte nefislere, bazı inanç ve ideolojilere salik olan kimselere ağır gelen de budur. Tecrübeyle sabittir ki ateisti sıkıştırdığınız zaman o da: “Ben de bir Allah’ın varlığına inanırım.” der.
Fatih Koca, Amasya’da doğdu. İlkokulu ve imam-hatip lisesini Amasya’da bitirdi. 1983 yılında, Amasya Büyükağa Medresesinde hafızlığını tamamladı. 1999 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Musikiye, dedesi Hayrullah Efendi’nin ve babası Hacı Dursun Koca’nın teşvikiyle başladı. 1992-1999 yılları arasında Ankara’da din görevlisi olarak çalıştı. Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma yarışmalarında dereceleri olan Koca, 2000 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk Din Musikisi Anabilim Dalına öğretim görevlisi olarak atandı. Yurt içi ve yurt dışı pek çok programlara katılan, eğitimler veren Fatih Koca, hâlen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki görevini sürdürmekle birlikte 2014 yılından beri Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarında dersler vermektedir.
“Çocuk Evleri”nde yaklaşık 8 yıldır manevi rehber olarak millî ve manevi değerlerine bağlı erdemli bir gençlik için gönüllü olarak hizmet etmeye çalışıyoruz. Günümüz dünyasında gençlerimizi yıkıcı ve tahrip edici her türlü akımdan korumak için onlara rehberlik etmek, kimlik ve kişiliklerini inşa ederken dinî, ahlaki değerlerle yoğrulmalarına katkı sağlamak üzere Diyanet İşleri Başkanlığımız öncülüğünde bu göreve talip olduk. Elbette ki her görev bir mesuliyet, her mesuliyet ise bir gün hesabının bizlerden sorulacağı bir sınavı içinde barındırmaktadır. Bundan dolayıdır ki “Çocuk Evleri”nde rehberlik görevini üstlenirken bu bilinç ve şuurla hareket etme gayreti içerisinde oluyoruz. Öyle ki buralardaki kardeşlerimize olan rehberliğimiz, bilgi ve becerilerimizi onlara aktarmanın yanında, onlardan aldığımız ve kişiliğimizin de inşasına katkı sağlayan birtakım nüvelerden istifade ederek gerçekleşiyor.
Biz Türkiye’yi çocukluk yıllarımızdan beri biliyorduk. Çünkü yaşadığımız topraklardaki göğe doğru uzanan minareler, akarsular üzerine kurulmuş köprüler ve her bir köşeye yapılmış çeşmeler Türkiye’nin buraya doğru uzanmış elleriydi sanki. Buradaki varlığını hâlâ sürdürdüğünü en bariz şekilde gösteriyordu. Ayrıca benim yaşadığım şehirde Türk kardeşlerim daha yoğun yaşadığından onlarla aynı sokaklarda büyüdük, oyunlar oynadık. Dolayısıyla önce şehrimizdeki kültürel varlıkların, ardından komşumuz ve arkadaşımız olan Türk kardeşlerimizin sayesinde Türkiye’yi kendimi bildim bileli tanırım.
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından çıkan “Maturidi”, biyografik eser olmanın ötesinde İmam Maturidi’yle ilgili kapsamlı zihinsel arka plan oluşturmayı hedefliyor. Yazar Hülya Alper, ehlisünnetin ana kollarından birinin kurucu imamı olan ve ehlisünnet kelamının sistemleşmesi hususunda başrol oynayan Maturidi’yi geniş bir pencereden, bütüncül bir bakış açısıyla ele alıyor. Onun içinde bulunduğu ve yetiştiği çevreyi, çeşitli medeniyetlerle irtibatına olanak sağlayacak yaşam alanını, bu alanda mevcut bulunan türlü düşünce sistemlerini ve bunların onun üzerindeki etkisini okuyucunun zihninde bir taslak oluşturacak şekilde anlatıyor.
Aile, geçmiş ve gelecek arasında köprüler kuran, mazinin birikimini atiye taşıyan, toplumun en temel kurumudur. Aile bireyleri arasında dayanışma, yardımlaşma, paylaşma gibi hasletler etkin olmalı; her bir fert, aile içinde güven ortamını tesis etmek için üzerine düşen görevleri yerine getirmelidir. Ailenin doğrudan doğruya temelinde olan bir değer daha vardır ki bu da sadakattir. Sadakat, hem bir değer olarak ailenin mihenk taşıdır hem de diğer bütün değerlerin üzerinde yükseldiği zemindir. Zira sadakatin egemen olmadığı bir ailede sağlam bir iletişimden, birbirini koruyup gözeten, birbirine güvenen aile ferlerinden bahsetmek mümkün değildir.
Gençlerle Hayata Dair dört bölümden müteşekkil. İnancın Dinamik Gücü, Kur’an ile Dirilmek, Faydalı İnsan Olmak, Arınmanın Erdemi ve İbadet bölümlerinin her biri müstakil alt başlıklarla detaylı bir biçimde açıklanıyor. Konular ele alınırken ayetlerden alıntılar yapılması ve Hz. Peygamber’in (s.a.s) hayatından örnekler sunulması, İslam’ın karşı karşıya kaldığımız olaylara nasıl yorumlar getirdiğini resmediyor. Dipnotlarda kaynakların verilmesi okuyucunun daha geniş bilgilere kolayca ulaşmasını sağlıyor.
"Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları arasından çıkan O’nun Gibi Yaşamak isimli eser Peygamber Efendimizin rehberliğine dair ilgi çekici ve son derce faydalı örneklerle dolu. Eserde Allah Resulü’nün hayatı hem Allah’ın elçisi hem de hayatın içinde insanlığa örnek teşkil eden bir “beşer” olarak farklı başlıklar altında ele alınmış. “Ben de Sizin Gibi Bir İnsanım” başlığı altında, müşriklerin eleştirdiği bir konuya, Allah’ın elçi olarak neden bir meleği ya da insan olmayan başka bir varlığı seçmediği sorusuna cevap verilmektedir. Ancak insanlarla aynı dili konuşan, aynı ruhî ve bedenî ihtiyaçlara sahip bir peygamber bizlere örnek olabilirdi. O ev içinde bir aile reisi, bir eş ya da bir baba, toplum içinde de bir arkadaş ya da bir komşuydu. Pazarda bir müşteri, sokakta halktan biri. O ne sadece bir beşer ne de yalnızca bir peygamberdi. Peygamberimiz Kuran’da ifade edildiği gibi “Beşer-Resul” dü.
"Diyanet İşleri Başkanlığı, yayın hayatımıza kaynak eser niteliğini taşıyan kitaplarla katkıda bulunmaya devam ediyor. Dinî, ilmî, sosyal ve kültürel alanda yayımlanan eserleri kolay erişilebilirlik, baskı kalitesi ve uygun fiyat ilkesiyle halkımızın hizmetine sunuyor. Dinî meselelerde toplumu aydınlatmak ve bilinçlendirmek gibi bir görevi olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her alanda olduğu gibi yayıncılıkta da bu vazifesini yerine getirirken yüce dinimiz İslam’ın hassasiyetlerini ve temel değerlerini öncelemektedir. Sağlık, hiç şüphesiz İslam’ın büyük bir titizlikle üzerinde durduğu, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadislerinde; insanoğlunun kıymetini bilmediği iki büyük nimetten biri olarak tanımladığı ve önem verilmesi gereken bir husus olarak belirttiği temel değerlerin başında gelmektedir.
- Kardeşim Ali Şevki Efendi Hoca’ya - İlmi az, görgüsü çok, fıtratı yüksek bir imam Tanırım ben, ki hayâtında tanıtmıştı babam. “Kim bilir; şimdi ne âlemde benim şanlı Köse’m; Görmedim üç senedir, bâri gidip bir görsem...” Diyerek, dün gece güç hâl ile buldum evini. Koca insan; ne şetâretle kabul etti beni: – Gel ayol gel, Hocazâdem, bizi ihyâ ettin... Ne kerâmetçe tesâdüf; seni andıktı demin. Kahveler, nargileler, enfiyeler , şerbetler, Rûhu lebrîz-i safâ eyleyecek sohbetler, Hepsi mebzûl idi mecliste. Ne a’lâ; derken, Kapı şiddetle çalınmaz mı? – Bakın kim? Zâten
Kardeşim Hüseyin Avni’ye “Mahalle kahvesi!” Osmanlılar bilir ne demek? Tasavvur etme sakın “Görmedim nedir?” diyecek. Dilenci şekline girmiş bu sinsi cânîler, Bu, gündüzün bile yol vermeyen, harâmîler, Adımda bir dikilir, azminin, gelir, önüne... Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe! Evet, dilenci sanır seyr eden kıyâfetini; Fakat bir onluğa âgûş açan sefâletini, Görüp de rikkate şâyân, biraz sokulsa, hemen, Vurur şikârını tâ kalbinin samîminden! Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmamalı? Kapansın, elverir artık bu perde pek kanlı! Hayır, bu perde, bu Şark’ın bakılmayan yarası; Bu, çehresindeki levsiyle yurda yüz karası;
Derler ki: Ümeyye’den Hişâm’ın Devrinde, yakınlarında Şâm’ın, Üç yıl ekin olmamış kuraktan. Can kaydına düşmüş artık urban . Her hayme mezâr olup kapanmış: Altında beş on kadîd uzanmış! Bakmış ki meşâyih-i kabâil :
(Henüz, ondokuz-yirmi yaşlarında iken, bu cihân-ı zulmete vedâ ederek, âlem-i nûrânûr-ı dîdâra yükselen yâr-i cânım Hilmi hakkında) Nihâyet oldu nazardan nihân o nûr-i mübîn, Peyinde kaldı ufuklarda bir hayâl-i defîn ! Zevâl, o emr-i tabî’î kemâle derpeydir: Fezâda yükselen encüm olur ufûle karîn ; Fakat bu necm-i emel sanki berk-ı hâtıf idi, Ki birden etti gurûbuyla ufku leyl-âkîn . Tenezzül etmedi nâsûta, döndü lâhûta; Kemîne pâye-i iclâli oldu ılliyyîn . Hayâli yâd-ı hazînimde, ruhu bâlâ-gerd , Vücûdu bister-i makberde iğtirâb-güzîn ... Tehallül eyledi gûyâ o nûr-i yekpare,
Eyvâh, ıssız diyâr-ı dilber ... Her hatvesi bir mezâr-ı muğber! Uçmuş da içindeki terâne Kalmış sessiz bir âşiyâne. Yer yer medfûn durur emeller... Gûyâ ki kıyâm-ı haşri bekler! Yâ Rab! Niye böyle bir yığın hâk Olmuş yatıyor o buk’a-i pâk? Yâ Rab, ne için o lem’a nâbûd ? Yâ Rab, ne için bu sâye memdûd ? Yâ Rab, ne demek harîm-i cânan Üstünde bu perde perde hicran?
Yarım asra yakın süredir gerçekleştirdiği faaliyetlerle milletimizin iyilik temsilcisi olan Türkiye Diyanet Vakfımız, Diyanet İşleri Başkanlığımızla birlikte bu Kurban Bayramı’nda da ülkemizdeki ihtiyaç sahiplerinin yanı sıra bayram sevincini mazlum ve mağdur coğrafyalara taşıyor.
Kurban Bayramı, biz Müslümanların kutladığı iki dinî bayramdan birisidir. Bu bayrama Arapçada kurbanlık hayvanı kesme bayramı anlamına gelen “Iydü’l-edhâ/Yevm-i Edhâ” ve “Iydü’n-nahr/Yevm-i Nahr” ifadeleri kullanılır. Kurban kesmeye işaret eden udhiyye, hedy, atîre, akîka, nezr gibi farklı vesileler için de dilimize yerleşen “kurban” sözü hepsiyle ortak ve birlikte kullanılır hâle gelmiştir.
Bir yandan kovid-19’un yayılım hızına bağlı olarak zuhur eden kısıtlamalarla moralimiz bozulurken öte yandan kısıtlamaların gevşetilmesi veya kaldırılması ile şaşkın bir sevinç yaşıyoruz. Bu süreçte “yeni normal” diye bir kavram giriyor hayatımıza. Buna alışalım derken “yeni normal” eskimeye başlıyor, tıpkı her yeniliğin zamanla yeniliğini yitirmesi gibi.
Yaşamın sırrına boyun eğmek denebilir mi Kurban Bayramı için? Ölmeden önce, ölümün ardını, sonrasını görmek ya da… Bence -ve milyonlarca Müslüman için- denebilir. Çünkü, düşlerde Mekke’ye, Medine’ye; Resulüllah’ın, Hz. İbrahim’in ve Hz. İsmail’in yamacına varmaktır kurban. Ortalık ışımadan uyanılır kurban sabahı, lambalar yakılır ve kurbanın üzerine bir ışık düşer dağların ve hatta şehrin ışığından önce.
Epeyi bir zamandır üzerinde duruyorum. Hasbelkader gözlemleyebildiğim bir hayati noksan üzerinde kafa yoruyorum. “Neşe” kelimesini kavramsal bir değer taşıyormuş gibi alıyorum ve onun üzerinden bazı şeyleri elimden geldiği kadarıyla, kendimce anlatmaya çalışıyorum.
Bilginin iletişim teknolojileri aracılığıyla hızla yayıldığı, teknoloji ve bilim alanında yaşanan değişim, gelişim ve eğilimlerin dünyayı adeta hareketli ve küçük bir köye dönüştürdüğü dijital çağ, yayıncılık faaliyetlerini pek çok yönüyle etkilemektedir. Dijital mecralarda yapılan yayınların sıhhatinden, pazarlama ve telif haklarına ilişkin sorunlara kadar hemen her konu bu hızlı ve karmaşık dönüşüm sürecinden nasibini almaktadır. Kuruluşundan itibaren sahih dini bilgiyle toplumu aydınlatmak için her çeşit yayın teknolojisini etkin bir şekilde kullanan Diyanet İşleri Başkanlığı, yayın süreçlerindeki dijitalleşmeye kayıtsız kalmamıştır. Başkanlığımız, bir taraftan insanımızın dijital okuryazarlık bilincini geliştirirken diğer taraftan mevcut dijital imkânları verimli bir şekilde kullanarak yayınlarının niteliğini ve niceliğini artırmaktadır.