Safahat - Fatih Camii - Mehmet Akif Ersoy

Safahat - Fatih Camii - Mehmet Akif Ersoy

Safahat - Mehmet Akif Ersoy

Safahat / Fâtih Camii Yatarken yerde ilhâdıyla haşr olmuş sefîl efkâr , Yarıp edvârı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrâr . Siyeh reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler , Civârından kaçar, bulmaksızın bir lâhza istikrâr; Ziyâ-rîz-i hakîkat bir seher tavrında müstakbel , Gelir fevkinden eyler sermedî binlerce nûr îsâr . Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu : Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür’etkâr! O revzenler , nazarlardan nihân dîdâra müstağrak Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr . Bu kudsî ma’bedin üstünde tâbân fevc fevc ervâh , Bu ulvî kubbenin altında cûşân mevc mevc envâr . Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru ; Semâdan yâhud inmiş hâke , Sinâ-reng olup dîdâr! Tabîat perde-pûş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken, O, gûyâ kalb-i nûrânîsidir leylin , durur bîdâr . Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-ı âşıktır, Ki cevfinden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr . Nümâyan cephesinden Sadr-ı İslâm’ın meâlîsi : O sadrın feyz-i enfâsiyle gûyâ bir yığın ahcâr , Kıyâm etmiş de, yükselmiş ve bir timsâl-i nûr olmuş, Nasıl timsâl-i nûr olmaz? Şu pek sâkin duran dîvâr , Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş-i hücûmunda, Göğüs germektedir, bir kerre olsun olmadan bîzâr. Bu bir ma’bed değil, Ma’bûd’a yükselmiş ibâdettir; Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr . Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir: Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir . * * * Bir infîlâk-i safâdır ki yâr-ı cânımdır, Sabâhı pek severim, en güzel zamânımdır. Ridâ-yı leyli henüz açmamıştı dest-i semâ, Sabâ da hâb-ı sükûndan ayılmamıştı daha, Fezâ-yı rûhda aksetti, es-salâ-perdâz Müezzinin dem-i mahmûru, bir hazîn âvâz . İçimde cûş ederek lücce lücce istiğrâk , Ezanı beklemez oldum; açılmadan âfâk , Zalâmı sîneye çekmiş yatan sokaklardan Kemâl-i vecd ile geçtim. Önümde bir meydan Göründü; Fâtih’e gelmiştim anladım, azıcık Gidince, ma’bede baktım ki bekliyor uyanık. Sokuldum artık onun sîne-i münevverine , Oturdum öndeki maksûreciklerin birine. Fezâ-yı ma’bedin encüm-nümâ meşâilini , O lem’a lem’a dizilmiş ziyâ kavâfilini Görünce geldi çocukluk zamanlarım yâda ... Neler düşündüm o sa’atte bilseniz orada! Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece, Sizinle câmie gitsek çocuklar erkence. Giderseniz gelin amma namazda uslu durun; Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!” Deyip alırdı berâber benimle kardeşimi. Namaza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi, Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde , Ne âşıkâne koşardım hasırlar üstünde! Hayâl otuz sene evvelki hâli pîşimden Geçirdi, başladım artık yanımda görmeye ben: Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak; Vücûdu zinde, fakat saç, sakal ziyâdece ak; Mehîb yüzlü bir âdem: Kılar edeble namaz; Yanında bir küçücük kızcağızla pek yaramaz. Yeşil sarıklı bir oğlan ki, başta püskül yok. İmâmesinde fesin bağlı sâde bir boncuk! Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır; Biraz geçer, yine râyet misâli dalgalanır! Koşar koşar duramaz.... Âkıbet denir “âmin” Namaz biter. O zaman kalkarak o pîr-i güzîn , Alır çocukları, oğlan fener çeker önde. Gelir düşer eve yorgun, dalar pek âsûde Derin bir uykuya... Derken bu hâtırât-ı lâtîf Çekildi aslına, artık hakîkatin o kesîf Likâsı başladı karşımda cilve eylemeye; Zaman da kalmadı zâten hayâli dinlemeye: Sağım, solum, önüm, arkam huşû’a müstağrak Zılâl-i âdem iken, bir sadâ bülend olarak, O kâinât-ı huzû’u yerinden oynattı; Fezâ-yı mahşere döndürdü gitti eb’âdı ! Sufûf ayakta müselsel cibâl-i velveledâr Gibiydi. Her birisinden duyuldu sîne-fikâr , Birer enîn-i tazarru’ , birer niyâz-ı hazîn, Ki kalb-i rahmeti sızlattı şüphesiz o enîn! Eğildi sonra o dağlar huzûr-ı İzzet’te; Göründü sonra o dağlar zemîn-i haşyette ! İnâyetiyle Hudâ kaldırınca her birini, Semâya doğru o dağlar da açtı ellerini. O anda koptu yüreklerden öyle bir feryâd, Ki ruhum eyliyecek tâ ebed o dehşeti yâd. Kesildi bir aralık inleyen hazîn âvâz... Ne oldu Arş’a kadar yükselen o sûz ü güdâz : O cûş içindeki îman? Evet, hurûş ederek işte rahmet-i Subbûh , Bütün yüreklere serpildi kubbeden bir rûh: Rûh-i itmînân. 🔔 Özgün içerikler için kanalımıza abone olmayı unutmayın... Abone olmak için tıklayın: https://www.youtube.com/yayindiyanet?sub_confirmation=1 🔔 Bizi aşağıdaki diğer dijital platformlarda da takip edebilirsiniz. 🌐 http://diyanetyayinlari.gov.tr ✔️ https://facebook.com/yayindiyanet ✔️ https://instagram.com/yayindiyanet ✔️ https://twitter.com/yayindiyanet #DijitalYayınlar #Safahat #MehmetAkifErsoy

Safahat - Hasta - Mehmet Akif Ersoy

Safahat - Hasta - Mehmet Akif Ersoy

Safahat - Mehmet Akif Ersoy

Safahat / Hasta “Vak’a Halkalı Ziraat Mektebi’nde geçmiştir.” – Bence, doktor, onu siz bir soyarak dinleyiniz; Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyyetsiz, Sâde bir nezle-i sadriyye mi illet? Nerde! Çocuğun hâli fenâlaştı şu son günlerde. Ameliyyâta çıkarken sınıf on gün evvel, Bu da gelmez mi, dedim: “Kim dedi, oğlum, sana, gel? Nöbet üstünde adam kaçmalı yorgunluktan, Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan.” O zamandan beridir za’fı terakkî ediyor; Görünen: Bir daha kalkınması artık pek zor. Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin Olmuyormuş azıcık dindiği... – Ben zâten işin, Bir ay evvel biliyordum ne vahim olduğunu... Bana ihtâra ne hacet , a beyim, şimdi bunu? Ma’amâfih yeniden bir bakalım dikkatle: Hükm-i kat’î verelim, etmeye gelmez acele. – Çağırın hastayı gelsin. Kapının perdesini Açarak girdi o esnâda düzeltip fesini, Bir uzun boylu çocuk... Lâkin o bir levha idi! Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedî : Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri; Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri. O şakaklar göçerek cebheyi yandan sıkmış; Fırlamış alnı, damarlar da berâber çıkmış! Bet beniz kül gibi olmuş uçarak nûr-i şebâb O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bîtâb ! O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi; Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!, Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı; İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı. – Otur oğlum, seni dikkatlice bir dinliyelim... Soyun evvelce fakat... – Siz soyunuz, yok hâlim! Soydu bîçâreyi üç beş kişi birden, o zaman Aldı bir heykel-i üryân-ı sefâlet meydan! Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti Yoktu. Zannımca tabîbin coşarak merhameti, “Bakmasak hastayı nevmîd ederiz belki” diye; Çocuğun göğsüne yaklaştı biraz dinlemeye: – Öksür oğlum... Nefes al... Alma nefes... Oldu, giyin; Bakayım nabzına... A’lâ ... Sana yavrum, kodein Yazayım, öksürüyorsun, o keser, pek iyidir... Arsenik hapları al, söylerim eczâcı verir. Hadi git kendine iyi bak... – Nasıl ettin doktor? – Edecek yok, çocuk artık yola girmiş, gidiyor! Sol taraftan rienin zirvesi tekmil çürümüş; Hastalık seyr-i tabî’îsini almış yürümüş. Devr-i sâlisteki âsârı o mel’ûn marazın Var tamamiyle, değil hiçbiri eksik arazın . Bütün a’râz , şehîkıyle , zefîriyle . – Yeter! Hastanın çehresi meydanda ya! İnsanda meğer Olmasın his denilen şey... O değil, lâkin biz Bunu “tebdîl-i havâ” der de nasıl göndeririz? Şurda üç beş günü var... Gönderelim: Yolda ölür... “Git!” demek, hem, düşünürsek ne büyük bir züldür ! Hadi göndermeyelim... Var mı fakat imkânı? Kime dert anlatırız? Bulsana dert anlayanı! – Sözünüz doğru Müdür Bey; ne yapıp yapmalı; tek Bu çocuk gitmelidir. Çünkü, emînim, pek pek, Daha bir hafta yaşar, sonra sirâyet de olur; Böyle bir hastayı gönderse de mektep ma’zûr . – Bir mubassır çağırın. – Buyrun efendim. – Bana bak: Hastanın gitmesi her hâlde muvâfık olacak. “Sana tebdîl-i havâ tavsiye etmiş doktor. Gezmiş olsan açılırsın...” diye bir fikrini sor. ‘İstemem!” der o, fakat dinleme, iknâ’a çalış: Kim bilir, belki de bîçâre çocuk anlamamış? * * * – Şimdi tebdîl-i havâ var mı benim istediğim? Bırakın hâlime artık beni rahat öleyim! Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep, üç gün Daha katlansa kıyâmet mi kopar? Hem ne içün Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden, “Öleceksin!” diye koğmak? Bu koğulmaktır. Ben Kimsesiz bir çocuğum, nerde gider yer bulurum? Etmeyin, sonra sokaklarda perîşân olurum! Anam ölmüş, babamın bilmiyorum hiç yüzünü; Kardeşim var, o da lâkin bana dikmiş gözünü: Sanki âtîdeki mevhûm refâhım giderek, Onu çalkandığı hüsranlar içinden çekecek! Kardeşim! Kurduğum âmâli devirmekte ölüm; Beni göm hufre-i nisyâna , ben artık öldüm! Hangi bir derdim için ağlayayım, bilmiyorum. Döktüğüm yaşları çok görmeyiniz: Mağdûrum! O kadar sa’y-i belîğin bu sefâlet mi sonu? Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu, Çalışıp ömrümü çılgınca hebâ etmezdim, Ben bu müstakbele mâzîmi fedâ etmezdim! Merhamet bilmeyen insanlara bak, yâ Rabbi, Koğuyorlar beni bir sâil-i âvâre gibi! – Seni bir kerre koğan yok, bu sözün pek haksız. “İstemem, yollamayın” dersen eğer, kal, yalnız... Hastasın... – Hem veremim! Söyle, ne var saklayacak? – Yok canım, öyle değil... – Öyle ya herkes ahmak! Bırakırlar mı eğer gitmemiş olsam acaba! Doğrudur, gitmeliyim... Koşturunuz bir araba. Son sınıftan iki vicdanlı refîkin koluna Dayanıp çıktı o bîçâre sefâlet yoluna, Atarak arkaya bir lemha-i lebrîz-i elem , Onu teb’îd edecek paytona yaklaştı “verem!” Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini, Öptüler girye-i mâtem dökerek gözlerini: – Çekiver doğruca istasyona... – Yok, yok, beni tâ, Götür İstanbul’ a bir yerde bırak ki: Gurebâ , -Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada- Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada! 🔔 Bizi aşağıdaki diğer dijital platformlarda da takip edebilirsiniz. 🌐 http://diyanetyayinlari.gov.tr ✔️ https://facebook.com/yayindiyanet ✔️ https://instagram.com/yayindiyanet ✔️ https://twitter.com/yayindiyanet #MehmetAkifErsoy #Safahat #Hasta #DijitalYayınlar

Safahat - Tevhid Yahud Feryad - Mehmet Akif Ersoy

Safahat - Tevhid Yahud Feryad - Mehmet Akif Ersoy

Safahat - Mehmet Akif Ersoy

Safahat / Tevhîd Yâhud Feryâd Ey nûr-i ulûhiyyetinin zılli avâlim , Zıllin bile esrâr-ı zuhûrun gibi muzlim ! Kürsî-i celâlin -ki semâlarla zeminler Bir nokta kadar sahn-ı muhîtinde tutar yer- İdrâkin eder gâye-i ümmîdini haybet ... Yâ Rab, o ne dehşettir, İlâhî, o ne heybet! Pervâzına yetmez gibi pehnâ-yi avâlim, Gâhî seni bulsam diye, âvâre hayâlim Bir şevk ile lâhûta kadar yükseleyim der. Lâkin nasıl olsun ki bu mi’râca muzaffer? Nâsût muhîtinde henüz çalkalanırken, Bir dest-i tecebbür dayanıp göğsüne birden; Hüsranla iner öyle sefîl, öyle muhakkar : Hâlâ o sükûtun küreden tozları kalkar! Yalnız o mu? Bin fikr-i semâvî bu zeminde, Bîtâb-ı taharri kalarak âh ü eninde! Eşbâha mı kurbün olacaktır cevelângâh ? Ervâh bütün mündehiş-i “sümme radednâh!” Sun’undaki esrâra teâlî bize memnû’ Olmaz mı, ridâ-pûş dururken daha masnû’ ? Hurşîd-i ezelden nasıl ister ki haberdâr Olsun daha bir zerreyi derk etmeyen efkâr? Ey nâmütenâhî sana nisbet ile mahdûd , Mahsûr-i muhît-i kaderindir ne ki mevcûd. Dîbâce-i evsâfını almaz bütün eb’âd, A’dâd edemez silsile-i feyzini ta’dâd . Ummân-ı şüûnun ki birer mevcidir a’sâr , Her mevcesi bir lücce-i bî-sâhil-i âsâr! Fermânına mahkûm ezeliyyet, ebediyyet; Ey pâdişeh-i arş-ı güzîn-i samediyyet . İbdâ’-i bedîin -ki cihanlarla bedâyi’ Meydana getirmiş- bize ey Hâlik-ı Mübdi’ , Mübhem nasıl olmaz ki? Ademden değil isbât, Bir zerre-i mevcûdu yok etmek bile heyhât , Kâbil olamaz çıksa da bin dest-i muharrib . Yâ Rab, bu nasıl âlem-i lebrîz-i garâib ! Serhadd-i ezel bed’-i hudûd-i melekûtun , Pehnâ-yi ebed gâye-i sahn-ı ceberûtun . Hükmün ki tahakküm edemez seyrine bir şey; Bir anda bu pâyansız olan cevvi eder tayy . Bir an, diyerek eylemişim bilmeyerek, bak! Takyîd zamanla seni ey Fâtır-ı Mutlak! Bakîyi beşer her ne kadar etse de tenzîh, Fâniyyeti îcâbı, eder kendine teşbîh! Itlâka nasıl yol bulabilsin ki tefekkür? Eşbâhı görür eyler iken rûhu tasavvur! * * * Ey rûh-i fezâ-gerd , giran-seyr-i harîmin , Ey nâtıka , dembeste-i esrâr-ı azîmin , Maksûd bu hilkatten eğer ma’rifetinse ; Varmış mı o müdhiş görünen gâyete kimse? Bir sahne midir yoksa bu âlem nazarında? Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde! Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet ; Eşhâsı da bâzîçe-i âvâre-i kudret! Cânîleri, kâtilleri meydana süren sen; Cânîdeki, kâtildeki cür’et yine senden! Sensin yaratan, başka değil, zulmeti, nûru; Sensin veren ilham ile takvâyı, fücûru! Zâlimde teaddîye olan meyl nedendir? Mazlûm niçin olmada ondan müteneffir ? Âkil nereden gördü bu ciddî harekâtı? Câhil neden öğrenmedi âdâb-ı hayâtı? Bir fâilin icbârı bütün gördüğüm âsâr! Cebrî değilim... Olsam İlâhî ne suçum var? * * * Bir sahne demek âleme pek doğrudur elbet; Ancak, görülen vak’aların hepsi hakîkat. Hem öyle vekâyi’ ki temâşâsı hazindir, Âheng-i tarab-sâzı bütün âh u enindir! Zîrâ ederek bunca sefâlet-zede feryâd; Vâveyl sadâsıyla dolar sîne-i eb’âd. Yâ Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi? Senden daha bir emr-i sükûn inmeyecek mi? Her an ediyorsun bizi makhûr-ı celâlin, Kurbân olayım, nerde senin, nerde cemâlin ? Sendense eğer çektiğimiz bunca devâhî, Kimden kime feryâd edelim, söyle İlâhî! Lâ yüs’el’e binlerce suâl olsa da kurban, İnsan bu muammâlara dehşetle nigehban . Bir şahsa esîr olmayı bir koskoca millet, Mekrinle mi, yâ Rab, sanıyor kendine devlet? Dünyâyı yakıp yıkmaya bir seyf-i teaddî, Emrinle mi, yâ Rab, ediyor böyle tesaddî ? Zâlimlere kahrın o kadar verdi ki meydan: “Yok âdil-i mutlak” diyecek ye’s ile vicdan! Yerden çıkıyor göklere bin âh-ı şererbâr , Gökler ediyor sâde çıkan nâleyi tekrâr! Bir yanda yanar lânesi bin hâne-harâbın, Bir yanda söner lem’ası milyonla şebâbın. Kalmış eli böğründe felâket-zede mâder ; Evlâdını gömmüş kara topraklara, inler, Ağlar beriden bir sürü âvâre-i tâli’ , Nan-pâre için eyleyerek ırzını zâyi’ , Bükmüş oradan boynunu binlerce yetîmân , Me’vâ arıyor âileler lâne-perîşân! Mazlûm şikâyette, nedâmette sitemkâr; Hûnâbe-i maktûle garîk olmada hunhâr ! Bîmârı , felâketliyi, üryânı, sefîli, Meflûcu , amel-mandeyi , miskîni, zelîli , Gaddârı, cefâ-dîdeyi , mahkûmu, esîri, Heyhât, şu pâyansız olan cemm-i gafîri Teşhîr ile şöhret kazanan sahne-i dünyâ Gelmez mi İlâhî sana bir kanlı temâşâ? * * * 🔔 Özgün içerikler için kanalımıza abone olmayı unutmayın... Abone olmak için tıklayın: https://www.youtube.com/yayindiyanet?sub_confirmation=1 🔔 Bizi aşağıdaki diğer dijital platformlarda da takip edebilirsiniz. 🌐 http://diyanetyayinlari.gov.tr ✔️ https://facebook.com/yayindiyanet ✔️ https://instagram.com/yayindiyanet ✔️ https://twitter.com/yayindiyanet #DijitalYayınlar #Safahat #MehmetAkifErsoy

Safahat - Küfe - Mehmet Akif Ersoy

Safahat - Küfe - Mehmet Akif Ersoy

Safahat - Mehmet Akif Ersoy

Safahat / Küfe Beş-on gün oldu ki, mu’tada inkıyâd ile ben Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden. Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek: Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek! Adım başında derin bir buhayre dalgalanır, Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır! Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil , Selâmetin yolu insan için bu, başka değil! Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak, Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak, Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden, Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden O sâlhurde , harab evlerin saçaklarına, Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına Delîlimin koca bir şey takıldı... Baktım ki: Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski. Bu bir hamal küfesiymiş... Aceb kimin? Derken; On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden, Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye: Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye. – Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha! O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın Göründü: – Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın! Ne istedin küfeden, yavrum? Ağzı yok dili yok, Baban sekiz sene kullandı... Hem de derdi ki: “Çok Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz...” Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz! Onunla besleyeceksin ananla kardeşini. Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?” Dedim ki ben de: – Ayol dinle annenin sözünü! Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü: – Sakallı, yok mu işin? Git cehennem ol şuradan! Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan? Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti... – Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi? Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken... – Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben... Adın nedir senin oğlum? – Hasan. – Hasan, dinle. Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle. Benim de yandı içim anlayınca derdinizi... Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi. O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini, Yetim bırakmayarak besleyip büyütmelisin. – Küfeyle öyle mi? – Hay hay! Neden bu söz lâkin? Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak? Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak. – Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini... – Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini: “Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir; Senin de zihnin açık... Söylemiş olaydık bir... Koyardı mektebe... Dur söyleyim” demişti hani? Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni! Söz anladım ki uzun, hem de pek uzun sürecek; Benimse vardı o gün pek çok işlerim görecek Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan. Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan? Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz; Geçende Fâtih’e çıktık ikindi üstü biraz. Kömürcüler kapısından girince biz, develer Kızın merakını celbetti , dâimâ da eder: O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak, O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak! Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken, Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden, Belinde enlice bir şal, başında âbânî , Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî ; Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak, Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak: Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetîm... Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elîm : Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak... Bir ince mintanın altında titriyor, donacak! Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer! Düğümlü, alnının üstünde sâde bir çember. Nefes değil, o soluklar, kesik kesik feryâd; Nazar değil o bakışlar, dümû’-i istimdâd . Bu bir ayaklı sefâlet ki yalnayak, baş açık; On üç yaşında buruşmuş cebîn-i sâfı, yazık! O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan Bir elliden mütecâviz çocuk ki, muntazaman Geçerken eylediler ihtiyârı vakfe-güzin ... Hasan’la karşılaşırken bu sahne oldu hazîn: Evet, bu yavruların hepsi, pür-sürûd-i şebâb, Eder dururdu birer âşiyân-ı nûra şitâb . Birazdan oynayacak hepsi bunların, ne iyi, Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi, -Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında - İlel’ebed çekecek dûş-i ıztırârında ! O, yük değil, kaderin bir cezâsı ma’sûma... Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma! 🔔 Özgün içerikler için kanalımıza abone olmayı unutmayın... Abone olmak için tıklayın: https://www.youtube.com/yayindiyanet?sub_confirmation=1 🔔 Bizi aşağıdaki diğer dijital platformlarda da takip edebilirsiniz. 🌐 http://diyanetyayinlari.gov.tr ✔️ https://facebook.com/yayindiyanet ✔️ https://instagram.com/yayindiyanet ✔️ https://twitter.com/yayindiyanet #MehmetAkifErsoy #Safahat #Küfe #DijitalYayınlar

Safahat - Geçinme Belası - Mehmet Akif Ersoy

Safahat - Geçinme Belası - Mehmet Akif Ersoy

Safahat - Mehmet Akif Ersoy

Safahat / Geçinme Belâsı “Ömr-i giran-mâye der in sarf şûd Tâ çihorem sayf, çipûşem şitâ!” Sa’dî Doksan senelik ömre, İlâhî, bu mu gâyet? Bilmem ki ne âlem bu cedelgâh-ı maîşet ! Korkunç oluyor böyle hakîkatleri, gerçek, Sa’dî o kadar felsefesiyle, hüneriyle, Fikrindeki hürriyet-i fevka’l-beşeriyle Esbâb-ı maîşet denilen kayda girerse, Yâd etmesin âzâdeliğin nâmını kimse. İnsan ki çıkar perde-i mektûm-i ademden, Tâ sahne-i hestîde zuhûr ettiği demden, İkmâle kadar fâcia-i devr-i hayâtı, Atlatmaya mahkûm ne mülhik akabâtı ! Zannetme ölüm şahsına bir kerre muhâcim ... Bin kerre olur günde o düşmenle müzâhim . Âvâre beşer sâha-i gabrâya düşünce Etrâfına binlerce devâhî üşüşünce Meydan mı bulur râhatı esbâbını celbe? Başlar o cılız kolları dünyâ ile harbe! Kaynar güneşin âteşi mihrâk-ı serinde; Karlar buz olur hep beden-i bî-siperinde. Medhûş nigâhında köpürdükçe denizler; Beyninde bütün dalgalar öttükçe mükerrer; Sâhilden uzansam der, eder tayy-ı merâhil ; Lâkin onu bilmez ki uzaklar daha sâil: Dağlar o nihâyetsiz olan silsilesiyle, Ormanlar o dünyâyı tutan velvelesiyle, Emvâc-ı serâbıyle, vuhûşuyle bevâdî . Her hatve-i azminde olur ye’sine bâdî . Fevkinde, semâvâtın o ecrâm-ı mehîbi; Pîşinde, zemînin o temâsîl-i acîbi; Bîçâreyi medhûş ederek her nefesinde, Muztar bırakır, mün’adim olmak hevesinde. Lâkin bu heves bir heves-i dîgere mağlûb: İnsan yaşamak hırs-ı cibillîsine meclûb . Her devresi bir devr-i azâb olsa hayâtın, Râzîsi değildir yine bir türlü memâtın! Ömr olsa da binlerce tekâlif ile meşhûn , İnsan yaşamaktan yine memnun, yine memnun! Artık neye mevkûf ise te’mîn-i bekâsı, Yalnız ona masrûf olur âvâre kuvâsı . Durmaz boğuşur bunca muhâcimlere rağmen, Düşmez, o mesaî denilen seyfi elinden. Çıplaktır o, ister ki soğuklarda ısınsın; Bir dam çatarak her gece altında barınsın. İster yiyecek şey, giyecek şey, yakacak şey... Bin türlü havâic daha var bunlara der-pey . Âvâre beşer işte bu bâzâr-ı cihanda, Her gün yeni bir kâr peşinden cevelânda. Maksad bu kadar dağdağadan bir yaşamaktır... Lâkin, bunun altında ne maksad olacaktır? Heyhât, onu idrâk için i’mâl-i hayâle Yok vakti: Bütün demleri mevkûf cidâle ! İnsan ki, onun rûh ile insanlığı kâim , Dâim oluyor cisminin âmâline hâdim ; Gelseydi eğer ruhunu i’lâya da nevbet , Anlardı nedir, belki, hayatındaki gâyet. Bir anladığım varsa şudur: Hâlik-ı Âlem, Hilkat kalıversin, diye, bir ukde-i mübhem, Daldırmada insanları hâcât-i hayâta, Döndürmede ezhânı bütün başka cihâta . Ömrün öteden berk-süvârâne şitâbı, Iyşin beriden lâzım-ı bîhadd ü hesâbı , Göstermede dünyâya, nedir maksad-ı Hâlik... “Kimden kime şekvâ edelim biz de şaşırdık!” 🔔 Özgün içerikler için kanalımıza abone olmayı unutmayın... Abone olmak için tıklayın: https://www.youtube.com/yayindiyanet?sub_confirmation=1 🔔 Bizi aşağıdaki diğer dijital platformlarda da takip edebilirsiniz. 🌐 http://diyanetyayinlari.gov.tr ✔️ https://facebook.com/yayindiyanet ✔️ https://instagram.com/yayindiyanet ✔️ https://twitter.com/yayindiyanet #MehmetAkifErsoy #Safahat #GeçinmeBelası #DijitalYayınlar

SESLİ İÇERİK

6 sesli içerik listelendi.

Safahat - Fatih Camii - Mehmet Akif Ersoy
Safahat - Hasta - Mehmet Akif Ersoy
Safahat - Tevhid Yahud Feryad - Mehmet Akif Ersoy
Safahat - Küfe - Mehmet Akif Ersoy
Safahat - Geçinme Belası - Mehmet Akif Ersoy
Safahat - Meyhane - Mehmet Akif Ersoy